Bir ülkede, iskân ve imar faaliyetinin doğru şekilde yapıldığının en belirgin işareti, iskânın belirli bir üst stratejiye dayanması ve iyi tasarlanmış alt ölçekli planların da bu üst stratejiye dayanarak yapılmasıdır. Bu planlama, çarpık yapılaşmayla mücadelenin başlıca yolu olduğu gibi, insan ve tabiat merkezli, imrenilecek bir şehir yerleşiminin de dayanağı olur. Böyle bir yerleşim ise yaşanmak istenecek, hatta özenilecek, imrenilecek bir yer olur.

Hiç hoşumuza gitmese de yapılıp uygulanan bir planlama ile idari, sosyal ve teknik gereklilikler dolayısıyla belirli bölgelerde yerleşime izin verilmeyebilir. Belirli alanlara/bölgelere imar-iskân yasakları getirilmesi veya kısıtlayıcı düzenlemeler yapılması, insanların can ve mal güvenliği, sağlık, estetik ihtiyacı gibi haklı gerekçelerle veya sit alanlarının korunması gibi gereklilikler dolayısıyla kaçınılmaz olur. Yaşanabilir ve insan merkezli bir şehrin kurulması veya sürdürülebilirliği için kısıtlama ve yönlendirme gereklidir ve buna halk kadar idari makamlardakiler de saygı göstermek zorundadır.

Ülkemizin imar ve iskân macerasına kronolojik olarak bakarsak doğru bir imar planlaması ve uygulamasından çok, sonuçları vahim olan fiili durumların yaygın olduğunu görürüz. Adeta, “Önce yapalım sonra düşünürüz” yaklaşımıyla önce küçük arsalar üzerine ekonomik zorluklar içinde yapılan derme-çatma yapılar ve rasgele yerleşim; yıllar sonra da bu alanların planlanması yoluna gidilmiştir. Bu fiili oluşum ve yerleşimlerin zamanla ihtiyacı karşılamamasıyla gerekli yol ve altyapı çalışmalarını sonradan tamamlamaya çalışmak bin bir zahmet ve eziyete yol açıyor.

Yani önce planlama, sonra yerleşim yerine,önce rastgele yerleşim sonra planlama gibi hatalı bir yol izlenmiştir. Burada, mazide kalmış ve dosyası kapanmış tarihi bir olaydan bahsetmiyoruz. Tam aksine, etkileri bugün de yaşanmakta olan, sonuçları dolayısıyla sıkıntısına günbegün maruz kalınan bir dramdan bahsediyoruz.

Nüfusu milyonları aşan şehirlerde yaşanan trafik sorunlarının altında büyük ölçüde bu plansızlık yatar. Yağmurda taşan kanalizasyonlar, dere yatağında yapılıp da her yağmur sonrası su altında kalan binaların bodrum katları, yeşil alanların yetersizliği, çocuk parklarının yetersizliği vb. planlama eksikliğinin veya planların uygulanmasından sapmaların yol açtığı diğer sonuçlardan.

Tarihi mekânların çevresinin trafiğe kapatılması, İstanbul gibi metropollerde otopark alanı problemlerinin kronikleşmesi, yeşil alan, sosyal mekân ve çocuk oyun parklarının minimum seviyede kalması, günde iki üç saati trafikte tükenen ömürler/işgücü kaybı, imar planlarının çok önceden yapılıp uygulanmamasının sonuçlarından akla ilk gelenlerinden…

Şehrin belirli yerlerinde yaşanan yığılmalar dolayısıyla toprak, işyeri ve konut fiyatlarının onlarca, bazen yüzlerce katına çıkabilmesi, günbegün yükselen fahiş fiyatlar ve bunun oluşturduğu rant döngüsü fırsat eşitliği ve adil gelir dağılımını altüst etmeye devam ediyor.

İstanbul’un İzmit, Yalova, Bursa ve Tekirdağ ile birleşme yolunda büyümesi, ülke nüfusunun şimdilik beşte biri, zamanla üçte birinin tek bir bölgede toplanması sevinilecek değil, uykularımızı kaçırması gereken bir sonuçtur. Bugün nüfusu resmi rakamlara göre 18 milyona, gerçekte ise belki de 20 milyona dayanmış olan İstanbul, dünyanın birçok metropolü gibi, insan kalabalığının ve yerleşim düzensizliklerinin doğurduğu problemlerin büyük bir kısmını yaşıyor ve sakinlerine de yaşatıyor.

Konut, AVM, tarihi mekânlar, iş hanı, okul ve fabrikaların iç içe geçtiği böylesi bir yerleşimde bir savaş, deprem veya diğer bir afet halinde neler olacağını düşünmek bile istemeyiz?  Hatta sadece kışın doğalgazın kesilmesi bile bu ölçekte bir şehirde başlı başına bir afete dönüşebilir. Bir savaş durumunda ise ülke nüfusunun önemli bir kısmını barındıran şehrin bir anda felç olmaya elverişli olması stratejik bir hata olarak düzeltilmeyi bekliyor.

Aynı ölçekteki diğer şehirlere göre İstanbul’da suç oranlarının şimdilik oldukça düşük olması kimseyi yanıltmasın. Şehirlerde insan kalabalığının plansız ve niteliksiz olarak artışı, istesek de istemesek de suç istatistiklerindeki oranların yükselmesi için de zemin hazırlıyor.

Ülkemizde imar mevzuatı, diğer ülkelerdekine benzer şekilde detaylı olarak hazırlanmış. Buna rağmen hayata geçirilme aşamasında işler, planlara sadakatle yürümeyebiliyor.  İnsan faktörü devreye girdiğinde, denetim ve hesap verilebilirlik ilkelerinin yeterince işletilememesi, keyfiliğe ve telafisi güç zararlara yol açıyor.

Uygulamada planları uygulayan kamu personeli kararları da imar- iskân davalarındaki kararlarda da çelişkilerin giderilmesi gerekiyor. Uygulama birliği ve içtihat birliği yapılarak benzer durumlarda benzer kararların verilmesi şart. İmar konusunda içtihat tutarlılığı ile karar verici ve uygulayıcıların mevzuata ve planlara uygun harekete zorlanması, tahribi durdurur veya en azından yavaşlatır.

Aksi halde,tarihi, kültürü, tabiatı, aileyi, insanı ve çocuğu dikkate almadan rasgele ve sadece ekonomik gerekçelerle yükselen yapılar, insana ve insani olana ait her ne varsa onu sıkıştıra daralta büyümesine devam edecek.

Aslında bunun herkes farkındaysa da bütün bir toplum olarak hızla değişen ağır gündemimiz içinde imar gibi ciddi bir konuyu sürekli öteliyoruz.

Başka bir yazıya bıraktığım, tarım alanları ve imar ilişkisi ise oldukça hayati ve kesinlikle stratejik diğer bir konu…