Türkiye’de uyuşturucuyla mücadele adına her gün yeni bir operasyon manşete taşınıyor. Torbacılar yakalanıyor, ara dağıtıcılar paketleniyor, sokaklar “temizleniyor.” Güzel. Ama bu mücadelenin bir yerinde insanın içi rahat etmiyor. Çünkü herkesin bildiği bir gerçek, ısrarla es geçiliyor:
Magazin ve ünlüler dünyasının tepesinde duran üç erkek – bir kadın hâlâ fanusun içinde.
Bu dört isme dokunulmadıkça, yapılan her operasyon yarımdır. Hatta daha sert söyleyelim: Kozmetiktir. Çünkü sokakta yakalanan torbacı, yukarıdaki kaynağı işaret edemiyorsa; mesele suçla mücadele değil, suçun alt katlarını oyalamaktır.
Bu zincirin en kritik halkası ise kadın olan pop yıldızıdır. Burada kimse masal anlatmasın. Uyuşturucu kullandığına dair iddialar kulis dedikodusu değildir. Magazin fısıltısı hiç değildir. Emniyetin bildiği, sektörün bildiği, sokaktaki adamın bile konuştuğu bir “açık sır”dan bahsediyoruz. Görüntüler konuşuluyor, tanıklıklar konuşuluyor, sahne arkaları konuşuluyor. Buna rağmen tek bir basit soru bile sorulmuyor:
“Bu maddeyi nereden temin ediyorsun?”
İnsan burada isyan ediyor.
Çünkü bu bir linç çağrısı değil.
Bu, hukukun en temel refleksinin hatırlatılmasıdır.
Bugün iki paketle yakalanan bir genç saatlerce sorgulanıyor. Bir torbacının hayatı tek dosyayla kararıyor. Ama aynı torbacıyla aynı masada oturduğu iddia edilen, aynı çevreyle dolaştığı konuşulan, kamuoyunun gözü önünde yaşayan bir pop yıldızına gelince… Derin bir sessizlik.
Neden?
Çünkü o kapı açılırsa zincir kopar.
O kadın şarkıcı konuşursa, on torbacının ismi masaya gelir.
O torbacılar konuşursa, kulisler açılır.
Kulisler açılırsa, “ışıltılı” diye pazarlanan sektörün arka odası görünür.
İşte korkulan tam olarak budur.
Bu yüzden operasyonlar hep aşağıdan başlar. Hep en zayıf halkadan… Yukarı çıkıldıkça dosyalar incelir, deliller “yetersiz”leşir, tanıklar “güvenilmez” olur. Oysa burada delil yokluğundan çok daha büyük bir sorun vardır: irade eksikliği.
Soruyu bir kez daha, yüksek sesle soralım:
— Açık açık uyuşturucu kullandığı iddia edilen bir pop yıldızının ifadesi neden alınmaz?
— Neden bir savcı, bir polis, bir müfettiş çıkıp “Gel, anlat” demez?
— Yoksa bazı isimler gerçekten dokunulmaz mı sanılıyor?
Bu suskunluk sadece adaleti değil, mücadelenin kendisini de çürütüyor. Çünkü gençlere verilen mesaj nettir:
“Eğer yeterince ünlüysen, sana bir şey olmaz.”
İşte asıl tehlike budur.
Bu ülkede uyuşturucuya karşı gerçek bir mücadele isteniyorsa, vitrin temizliği yetmez. Vitrin kırılmalıdır. O vitrin kırılmadan, arka odadaki kasaya ulaşılamaz. Bunu herkes biliyor. Emniyet biliyor, yargı biliyor, kamuoyu biliyor.
Adres de bellidir. Cesaret, küçük balıkları yakalamak değildir; cesaret, dokunulmaz sanılanı çağırmaktır.
Ve bu çağrı hâlâ masadadır.
Ya gerçekten mücadele edilecek…
Ya da torbacı fotoğraflarıyla kendimizi kandırmaya devam edeceğiz.
Bu yazı bir suçlama değil.
Bu yazı, herkesin bildiğini yüksek sesle sormaktan ibaret:
Herkesin bildiğini devlet neden sormuyor?
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
İDAM YALANI, DİPLOMASİ TİYATROSU VE EMPERYAL AKIL
Dün “müdahale” diye bağıran, bugün “itidal” fısıldayan bir küresel aktörle karşı karşıyayız. Dün cellât, bugün arabulucu rolüne soyunan bu aklın adı emperyalizmdir. Donald Trump’ın ağzından dökülen “infazlar durdu” cümlesi, bir insani hassasiyet beyanı değil; sahayı kızıştırıp sonra soğutarak masayı yeniden kurma taktiğidir. Klasik ve eskimeyen bir Washington koreografisi.
İran cephesinden gelen teyit, Abbas Arakçi’nin “diplomasi savaştan iyidir” vurgusu… Elbette diplomasi savaştan iyidir. Ama asıl soru şudur: Diplomasiyi kim ne zaman ve hangi şartlarda terk etti? Son yirmi yılda müzakere masalarını deviren, “önce bombalar, sonra bildiriler” diyen kimdi? Cevap herkesin malumu.
Bir yanda infaz rakamları üzerinden kurulan psikolojik harp… “800 idam durduruldu” manşetleri… Bu rakamlar, Reuters’tan Washington Post’a kadar aynı eksende dolaştırılıyor. Ama bu haberlerin hiçbiri, İran sokaklarındaki ekonomik sıkışmayı gerçekten dert edinmiyor; derdi olan, bu sıkışmayı rejim yıkımına tahvil etmek. İnsan hakları söylemi, emperyal ajandanın makyajıdır.
“Şiddetin sebebi terör unsurları” denildiğinde kulaklar tıkanıyor; “rejim binlerce kişiyi öldürdü” dendiğinde kulaklar açılıyor. Rakamlar, bağlamdan koparıldıkça silaha dönüşür. Bugün İran’da yaşananlar, bir toplumsal itirazın küresel vekâlet savaşına çevrilme çabasının son halkasıdır. Bu çabanın arka planında kimler var, sorusu sorulmasın diye rakamlar bağırılır.
Gelin asıl perde arkasına bakalım: Tel Aviv–Tahran hattında Rusya üzerinden iletildiği iddia edilen “saldırmazlık mesajı”. Yani, İsrail ile İran arasında, Rusya aracılığıyla fısıldaşmalar… Demek ki savaş naraları atılırken bile herkes, sıcak çatışmanın bedelini biliyor. Demek ki mesele “ahlak” değil, maliyet hesabı.
Bir yandan yaptırım listeleri genişletiliyor, diğer yandan “diplomasi” övülüyor. Bu ikiyüzlü denklemin merkezinde Beyaz Saray var. Yaptırım, modern çağın kuşatmasıdır; aç bırakır, izole eder, sonra da “neden öfkeliler?” diye sorar. Bu sorunun cevabını yine kendileri yazmak ister.
Şunu açık söyleyelim: Emperyalizm için İran ne özgürlük, ne demokrasi, ne de insan hakları meselesidir. İran; enerji yolları, jeopolitik denge ve bölgesel direniş hatları demektir. Bu yüzden “itidal” de, “tehdit” de aynı merkezden servis edilir. Bugün yumuşayan dil, yarın sertleşmeye hazırdır. Çünkü hedef değişmez; sadece yöntem güncellenir.
Son söz: Diplomasiyi gerçekten savunmak, önce bombayı masadan kaldırmakla başlar. Yaptırımı “müzakere aracı” olmaktan çıkarır, halkların iradesine saygı duymakla devam eder. Aksi hâlde yaşanan şey diplomasi değil, zaman kazanmaktır. Ve emperyal akıl, zamanı hep kendi lehine işletir.
Biz bu filmi çok gördük. Perde değişir, oyuncular değişir; senaryo aynı kalır.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
KUTUPLAR TİYATROSU
BİR TABUR DEĞİL, BİR APARTMAN TOPLANTISI
Kuzey’in buz tutmuş sahnesinde büyük bir jeopolitik gösteri var. Söz konusu olan Grönland… Perde açılıyor, müzik yükseliyor, tehdit büyük… Sahneye çıkanlar mı? Sayılarıyla ancak bir apartman yönetim kurulu yapar.
Listemiz hazır:
Fransa 15 kişi,
Almanya 13 kişi,
İsveç 3 kişi,
Norveç 2 kişi,
Finlandiya 2 kişi,
Birleşik Krallık 1 kişi,
Hollanda 1 kişi.
Toplam: 37.
Evet, yanlış okumadınız. Bir kış lastiği kampanyasında kuyruğa girenlerden daha az.
Bu tabloya bakınca “askerî caydırıcılık” kelimesi kendiliğinden istifa ediyor. Caydırıcılık değil, caydırılamama. Bir kıtanın “yanındayız” deme biçimi, WhatsApp grubuna kalp emojisi bırakmak kadar ciddiye alınacak bir şey olmuş.
Bir yanda “tehdit” diyen Amerika Birleşik Devletleri, öte yanda “buradayız” diye tek tek sayıyla varlığını kanıtlamaya çalışan Avrupa… Bu, ordular arası bir güç gösterisi değil; sayılarla yapılan bir özür metni. “Biz geldik ama… fazla kalabalık yapmayalım.”
Kutup soğuğunda bu 37 kişiye bir de çay ocağı açarsınız; nöbetler arası çorba dağıtılır, vardiya çizelgesi bir A4’e sığar. Strateji mi? Vardiya planı. Savunma mı? Mont paylaşımı.
Avrupa, Grönland meselesinde şunu ilan etmiş oldu: “Biz ciddiyiz” demenin en ciddi olmayan yolunu seçtik. Ne diplomasi ağırlığı var, ne askerî karşılık. Var olan tek şey, sayının kendisiyle dalga geçen bir gerçeklik.
Sonuç mu? Bu rakamlar, espri yapmayı bile gereksiz kılıyor. Çünkü şaka zaten tablonun kendisi.