“Medeniyet”ten söz edildiğinde, Dünyayı “Doğu” ve “Batı” şeklinde ikiye ayırarak tartışmaları yürütmek sağlıklı bir yol olmasa da âdettendir. Sağlıklı bir yol değil diyorum çünkü; “medeniyet” kendinden önce insanlığın ortaya koyduğu bütün sosyal, kültürel, iktisadi ve teknik birikimi devralarak veya onları sentezleyerek oluşan ortak müktesebattır (kazanım). Bu önemli fikir, ilk defa burada söylenilen bir görüş değil.

Dünya tarihine bakıldığında; Antik Yunan düşüncesi ile Mısır’ın; Hint ile Çin’in; Roma ile Pers’in; Eski Yunan ile Endülüs’ün; Emevi ve Abbasîler’le İran ve Roma’nın; Anadolu ile İran ve Kafkasya’nın; Ortaçağ Hindistan’ı ile Orta Asya ilişkilerinin ortaya çıkardığı ve bileşenlerinden daha büyük terkipler (sentez) oluşturarak muhteşem gelişmelerin kaydedildiği bilinir.

Müslüman halklar da diğerleriyle karşılaştıkları her noktada, kendi değerler sistemiyle çelişmeyen bütün yeniliklere açık durarak gelişmelerini kesintisiz sürdürmüşlerdir. Bilim Tarihinin kaydettiği ve 9-16. yüzyıl arasında yaşanan göz alıcı gelişmelere bakılırsa hiç de sıradan olmayan örneklerle dolu olduğu görülür. Fakat, 16. Yüzyıla kadar devam eden eklektik/seçici, ama kompleksiz tarzın tartışmasız başarısı, Modernizim ile Doğunun karşılaşmasındaki üstünlük kompleksi,  daha sonar yaşanan bocalama ve kendisini yenileyememe haliyle büyük bir çöküntüye ve komplekse dönüşmüştür.

Hâlbuki sonraki yüzyıllarda, Modernizm ile Çin, Mısır, Japon, Hint ve Anadolu karşılaşmaları/yüzleşmeleri eklektik bir tarzın izlenmesine kolayca fırsat vermeyecek derinlikte bir uçurumun oluştuğunu açığa çıkarmıştır.

Batıda bilim temelinde dünyanın yeniden kurgulanmasıyla Doğu ve Batı arasında bilim ve dünya algılarının farklılığı derinleşmeye başlamıştır.  Pozitivist, sistemli, analitik düşünce, ampirik metot, vahşi rekabet ve uzun vadede patent haklarının korunmaya başlaması bu iki farklı dünya arasında paradigma farkını gün geçtikçe daha net bir şekilde ortaya çıkarmıştır.

Yukarıda ifade edildiği gibi, sosyal, kültürel, ekonomik uçurumun yanında, teknik ilerlemede oluşan devasa farklılık, bilim anlayışı yerine uzun vadede son derece yanlış bir yerden tutularak insanları değerlerinin sorgulanmasına götürmüştür. Bu fark, tahrife uğramış olsa da, vahiy temelli bir din olan Hristiyanlıgın ve diğer yandan İslam’ın dünya tasavvurları kısmi de olsa birbirine benzer. Söz konusu paradigma değişimi sonrasında bir din olan İslam ile “Bilim” arasında bir kıyaslama gibi halen süren mantık hatasını ortaya çıkmıştır.

Bununla birlikte, savunageldiğimiz “İslam’ın bilimle çelişmediği ve aklı öncelediği” temel tezinin gereklerinin hiçbir şekilde karşılanmadığının açık delili, Müslüman halkların yaşadığı ülkelerin istisnalar dışında, içler acısı halidir. Son 300 yıl boyunca, karşılaştığı bu yeni kültür karşısında komplekse kapılmadan, kendi değerleriyle çelişmeksizin eklektik tarzı koruyarak gelişmesini sürdürememesi, Doğu dünyasının önlenemeyen ve devam eden kayıplarına yol açmıştır.

Hiç şüphesiz, gelecek yüzyıllar hesaba katılırsa vahyin ve insanlığın ortak aklının ürete geldiği değerler müktesebatının Batılı versiyonu da insanlığın ortak mirasının bir devamıdır. Bu değerlerin gelişmesinde, Avrupa’nın Haçlı seferleri yoluyla Doğuyla temasının, daha sonra Endülüs ve Osmanlı devletiyle temaslarının; antik Yunan başeserlerinin Arapçaya ve oradan Latince ve İspanyolcaya çevrilmesinin; Doğu mimarisinin Ortodokslar üzerinden Avrupa’ya ulaşmasının inkâr edilemez ölçüde etkileri olmuştur.

Dürbünden, usturlaba, güneş saatinden gökbilimin halen eski isimleriyle bilinen temel adlandırmalara ve cerrahi aletlerine kadar bilim tarihinin sitayişle bahsettiği teknik gelişmenin yadırganmadan Avrupa’ya transferi şüphesiz Avrupalıların uyguladığı diğer bir bir eklektizm idi. Teknik transferleri temel alarak kurulan bu yeni bina, insanlık için atılacak bir sonraki adım için sadece bir başlangıç hükmündedir ve insanlık için kesinlikle son adım değildir ve bütünüyle Avrupa Kıtasına da ait değildir.

Bugün, ABD ve Batı Avrupa ülkelerinin birçok noktada ulaştığı başarı, insanlık tarihinin 50 bin yılı içinde 300 yılına denk gelmesi bakımından mutlak bir üstünlük anlamına gelmiyor. Bununla birlikte, en azından geçtiğimiz 300 yıl boyunca Avrupa ve onun ürettiği değerler sistemi, Modernizmle yüzleşen ülkelerde mihenk noktası olarak kendisine bakılıp saatlerin ayarlandığı tartışmasız adrese dönüşmüştü.

Avrupa Kıtası, 1800’lü yıllardaki felsefe üreten ve yönlendiren konumunu bugünlerde yitirmiş; sanayi devriminin sağladığı arayı sürekli açan üstünlüğü sona ermiş ve teknolojik gelişmedeki başarısı Kıta sınırları içinde hapsolmadan dünyaya dağılmıştır. Geçmişteki kapalı ve acımasız bir düzen içinde diğer ülkeleri rahatlıkla sömürmesi için, kolonyal dönemin sona ermesiyle eskisi gibi müsait bir ortam da kalmamıştır.

Fakat yine de, bugün dünyanın Doğu veya Batı’sında teknolojik, ekonomik veya sosyal açıdan başarı kaydeden bütün ülkeler, Batı Avrupa’da geçtiğimiz üç yüzyıldır izlenen zihin örgüsü, değerler piramidi ve paradigmasının dışında bir alternatif veya yenilik geliştirememiş, yenilik olarak ortaya sürülen hemen her yeni anlayış, yaklaşım, farklılık aslında temel alınan Avrupa merkezli paradigmanın devamı niteliğinde kalmıştır. Bu acı tespiti yapmadan sonraki fikir yürütmelerimizin tamamı mantık hatası ürünü olur.

Bu noktadan itibaren, “yeni paradigma inşası” cazip ve büyüleyici bir tamlama olmakla birlikte, ne anlama geldiğini, neyi içerdiğini ve nasıl bir eforu gerektirdiğini kavrayarak çözümlemeler yapmak elzem oluyor.

(Devam edeceğiz…)