Sandık, sadece bir oy verme işlemi değildir. Sandık, seçmenle siyasetçi arasında kurulan ahlaki bir sözleşmedir. O sözleşmenin dili bazen yüksek sesle kurulmaz ama içeriği son derece nettir: “Ben buyum, bu çizgideyim, bu siyasete itiraz ediyorum ve bu nedenle sizden yetki istiyorum.” Seçmen de tam olarak buna bakarak karar verir.

Bugün yeniden alevlenen milletvekili transferleri meselesi, işte bu sözleşmenin neresinde durduğumuzu sorgulatıyor. Dün en sert cümlelerle eleştirdiği AK Parti’ye bugün geçenler de… AK Parti listesinden Meclis’e girip sonra Cumhuriyet Halk Partisi ya da başka bir partiye yönelenler de aynı ahlaki tartışmanın içindedir. Mesele parti isimleri değil; mesele verilen sözün ağırlığıdır.

Çünkü seçmen, bir vekile yalnızca bir isim olarak oy vermez. Bir duruşa, bir itiraza, bir vaade oy verir. “Ben bu politikalara karşıyım”, “Ben bu anlayışla mücadele edeceğim” diyen bir isim, seçmenden aldığı yetkiyi tam da bu cümleler sayesinde alır. O yetki, sonradan rahatça yeniden tanımlanabilecek bir kişisel sermaye değildir.

Elbette siyaset dinamiktir. Fikirler değişebilir, şartlar dönüşebilir. Kimseyi düşüncesini gözden geçirdiği için mahkûm etmek doğru değildir. Ancak burada ince ama hayati bir çizgi vardır: Seçmen iradesi. Fikir değişikliği ile seçmenin verdiği yetkiyi başka bir siyasi haneye yazmak aynı şey değildir.

Asıl sorun şudur:
Seçmene gidip “Bu partiye karşıyım” diyerek oy alıp, sonra o partiye geçmek; ya da “Bu anlayışla mücadele edeceğim” deyip, o anlayışın parçası olmak… Bu durumda seçmen haklı olarak şu soruyu sorar: “Benim oyum neyin karşılığında kullanıldı?”

Bu soru ne öfkelidir ne de saygısız. Aksine, demokrasinin en temel sorusudur. Çünkü demokrasiyi ayakta tutan şey sadece sandık değil, sandığın anlamıdır. O anlam zedelenirse, siyaset kazanır gibi görünür ama toplum kaybeder.

Kimseyi incitmeden söyleyelim:
Milletvekilliği, bir koltuk kadar emanettir. O emanetin sahibi de partiler değil, liderler değil; seçmendir. Ve emanet ahlakı, siyaset üstü bir meseledir.

Bugün transferler konuşuluyor olabilir. Ama yarın konuşulacak olan şey şudur:
Seçmen, verdiği sözün arkasında duran siyasetçiyi mi hatırlayacak, yoksa rüzgâra göre yön değiştiren bir tabloyu mu?

Bu sorunun cevabı, siyasetin değil; vicdanın alanına girer.
/////////

MADURO’YU DEVRİDİLER, VENEZUELA’YI YÖNETEMEDİLER

Aşağıdaki satırlar, Venezuela’da şu an yaşananlardan hareketle yazıldı: bir süredir uluslararası siyasetin en çalkantılı sahnesi haline gelen bu Latin Amerika ülkesi artık sadece iç bir kriz değil; küresel güç dengesinin kırılma noktası haline geldi.

3 Ocak 2026 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri, askeri güç ve özel operasyonlarla Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i Caracas’ta yakalayıp ülke dışına çıkardı .. Bu şüphesiz ve tartışmasız ki dünyanın son kırk yılının en açık müdahalelerinden biriydi. Bu operasyon, Washington’ın Venezuela politikasında yeni bir dönemin işareti olarak okunuyor.

ABD’nin resmî açıklaması “narko-terörizmle mücadele” ve “hukukun üstünlüğünü sağlama” temelinde yapılsa da, olayın hukuki zemini ve meşruiyeti Birleşmiş Milletler’den itibaren uluslararası arenada ciddi şekilde sorgulanıyor. BM Genel Sekreteri, istikrar ve meşru siyasi süreç endişelerini kamuoyuyla paylaştı.

Bu tabloya açıklık getirmek için birkaç kritik gerçeğin altını çizelim:

1. ABD zafer ilan etti ama kontrol belirsiz

Washington, Venezuela’yı geçici olarak “yönetme” niyetini açıkladı ve ülkenin dev rezervlerine sahip petrol sektöründe belirleyici rol üstleneceğini duyurdu. Bu, sadece siyasi bir sonuç değil, enerji jeopolitiğinin yeniden tanımlanmasıdır.
Ama Venezuela’nın sahada kontrolü henüz Washington’ın ilan ettiği gibi tam anlamıyla sağlanmış değil. Yönetimde eski rejimden tutun Bolivarcı çizgideki isimler gümüş ülkesi— örneğin geçici başkan Delcy Rodríguez ve devlet içinde etkin askeri ağlar — hala belirleyici pozisyonlarda. Bu, muhalefetin anında iktidarlaşamamasının en somut göstergesi.

2. “Maduro devrildi” ama Bolivarcılar hâlen güç merkezi

Maduro’nun ABD’ye götürülmesi egemen güç dengelerini sarstı; ancak Bolivarcı devrim geleneğinin siyasi, askeri ve toplumsal bağları hâlâ kırılmadı. Yeni yönetim yapısı, Washington’un istediği “temiz bir geçiş” yerine karma bir hakimiyet ortaya koyuyor.
Muhalefet liderlerinden Maria Corina Machado gibi figürler ABD müdahalesini desteklediğini açıklasa da, kendi iktidarlarını fiilen kuracak siyasi ve askeri mühendislik bugün için mevcut değil.

3. ABD, Maduro’yu devirdi ama sistemi çözmedi

Buradaki kritik paradoks şudur: ABD, Maduro’yu devlet başkanı konumundan uzaklaştırdı fakat Venezuela siyasetinin tüm mekaniklerini yeninden kurgulayamadı.
Bu sadece bir darbe değil; aynı zamanda çatışmalı bir yeniden dengeleme çabasıdır. Washington, kendi tanımladığı “hukuki gerekçeler”le eyleme geçse de, bu adım uluslararası hukuku ve egemenlik ilkelerini zedelediği için geniş tepkiler aldı.

4. Jeopolitik denklem hâlâ çözülmedi

Olayın bir başka önemli boyutu da Çin, Rusya ve diğer bölgesel aktörlerin tepkisidir. Çin hükümeti saldırıyı uluslararası hukukun ihlali olarak nitelendirdi; bu, yalnızca Venezuela meselesi değil, Avrasya-Latin Amerika ekseninde küresel rekabetin de göstergesidir.

Sonuç: Zafer değil, belirsizlik

Bugün önümüzde duran tablo şu:
ABD, Maduro’yu devirdi ama Bolivarcı sistemi bitiremedi.
Muhalefet, iktidarı fiilen kuramadı.
Yeni yönetim ( Bolivarcı kalıntılarla karma bir yapı) sürekli bir kırılganlık içinde.

Bu, emperyalizmin geleneksel teorilerindeki “kesin zafer” anlatısına uymaz. Bir siyasi aktörün devrilmesi, o aktörün ideolojik ve sosyolojik damgasını yok etmez. Venezuela’nın bugünkü krizi, dış müdahalenin sınırlarını, uluslararası hukukun kırılganlığını ve enerji-jeopolitik çıkarların dünyayı nasıl yeniden biçimlendirdiğini açıkça gösteriyor.

Ve buradan çıkan basit ama sarsıcı gerçek şu: Bir lideri devirmek, bir sistemi yönetmek değildir.
Venezuela’da bugün yaşananlar, sadece bir başkanın ortadan kaldırılması değil; Amerikan stratejisinin kendi içinde ulaştığı belirsizliğin dışa yansımasıdır.

///////////////

MUSLUKTAN SU AKIYORDU,
MEĞER BELEDİYECİLİKMİŞ

Yıl 1994. İstanbul’da musluğu açıyorsun, sana bakıyor. “Bugün de mi geldin?” der gibi. Bütün İstanbul sabah ezanıyla ayakta.. Kimi sahiden namaz kılmak için kimi çeşme başında sıra kapmak için .. Bidonlar evin en kıymetli eşyası. Çeyiz listesinde damacana var. Öyle düşünün .. İşte o günlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, “yağmur duası yapalım” demedi. “Kova büyütelim” de demedi. Bugünkü kasaba siyasetçilerinin aklının ermeyeceği bir şey yaptı: Mühendislik..

İşin başına, suyu tweet’le değil boruyla taşıyan adamları koydu. İSKİ’nin başına mesela su profesörü Veysel Eroğlu geldi. Sonra ne oldu biliyor musunuz? İstanbul’un altı şantiye oldu. Ama öyle CHP’nin “üstten kaz, alttan unut” modeli değil.
Yaklaşık 2.150 kilometre boru döşendi. İstanbul’un altı, üstünden daha çok emek gördü.

“Istrancalar’dan su mu getirilir?” diyenler vardı. Getirildi.
“Yeşilçay, Melen hayal” diyenler vardı. Hayal falan kalmadı, su aktı.
Arıtma tesisleri kuruldu. Yani su, artık “geliyor ama içmeyin” aşamasını da geçti.

Sonuç?
İstanbul’da musluklar akmaya başladı.
Halk şaşkın. Çünkü alışık değil.
“Kesilmedi bu…”
“Bir arıza mı var?”
Yok. Belediye çalışıyor.

Fast forward… Bugünlere geliyoruz.
Ankara’da su krizi konuşuluyor.
Burada mikrofonu Mansur Yavaş’a uzatıyoruz.
Buyurun anlatın… Barajlar doluyken nasıl kriz olur, biz de öğrenelim.
Belki yeni bir belediyecilik türüdür: Psikolojik susuzluk.

Bir de İstanbul cephesi var. Cumhuriyet Halk Partisi’li İBB, yıllar önce kurulan sistemi bozmak için gerçekten büyük çaba harcıyor. Hakkını yemeyelim. Ama sistem o kadar sağlam kurulmuş ki, hâlâ tam bozulmuyor. Bu da ister istemez insanı güldürüyor.
Düşünsene… Bozamıyorsun. Çünkü düzgün yapılmış.

Demem o ki..
Musluk ideoloji bilmez.
Su, basın açıklamasıyla akmaz.
Tweet’le dolmaz baraj.
Algıyla çalışmaz arıtma tesisi.

Su ya gelir…
Ya da sen “kriz var” dersin.

Ve bazen siyasette en komik şey şudur:
Yıllar önce çözülmüş bir problemi, bugün tekrar anlatmak zorunda kalırsın.
Gülersin…
Ama suyu akıtanı da unutmazsın.