“Savaş kanlı politika, politika kansız savaştır” -Mao Zedong-
“Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır” -Carl von Clausewitz-
Değerli okurlarım, yazı boyunca hatırlamak üzere bu iki sözü aklımıza not edelim. Bugünlerde Orta Doğu bir kez daha küresel güçlerin ve bölgesel aktörlerin sert rekabetine sahne oluyor. ABD ve İsrail ile İran arasında yaşanan savaş, yalnızca bölgesel bir kriz değil; aynı zamanda küresel dengeleri etkileyebilecek bir kırılma potansiyeli taşıyor. Savaş Körfez ülkelerini doğrudan diğer tüm ülkeleri dolaylı şekilde etkiliyor.
Peki bu savaşın “gerçek” nedeni ne?
Rejim mi? Hayır
Nükleer mi? Hayır
İsrail’in güvenliği mi?, Siyonizmin teopolitik sapkınlığı mı? Şii hilalini karartmak mı? İslam dünyasını yerle bir etmek mi? İran’ı özgürleştirmek mi? Hayır, Hayır, Hayır.
Bunlar kamuoyuna açıklanan sebepler. Gerçek neden “Koridorlar Savaşı”. Çin ile ekonomik açıdan başa çıkamayan ABD’nin Maduro’dan sonra Hürmüz’ün de boğazını sıkma hayali, Netenyahu’nun kanlı emelleri ile birleşince savaş kaçınılmaz oldu. 2023’te Hindistan’da yapılan G20 zirvesinde Çin’in Kuşak Yol projesini bypass edecek Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (İMEC) bir diğer adıyla “Hindistan Koridoru” bu savaşın görünmeyen yüzü. Dikkat buyrun bu koridorun Akdeniz’e açılan kapısı neresi dersiniz? Aynı yılın sonunda yerle bir edilen Gazze. Şimdi bu koridora İran petrolünü aktarma zamanı. Yani evet, her savaş gibi bu savaşın da nedeni “ekonomik.”
***
Gelelim Türkiye’ye. Böyle bir tabloda Türkiye’nin izlemesi gereken en rasyonel strateji, duygusal reflekslerden uzak, soğukkanlı bir denge politikasıdır ki iktidar da tam olarak bunu yapıyor. Dış politikada bu yaklaşımın en güncel örneğini Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde görmüştük. Türkiye bir yandan Batı ittifakının parçası olmayı sürdürürken diğer yandan Rusya ile diplomatik ve ekonomik kanalları açık tutmayı başarmıştı. NATO üyesi olmasına rağmen Moskova ile köprüleri atmayan Ankara, hem tahıl koridoru gibi kritik girişimlerde arabulucu rolü üstlenmiş hem de kendi ulusal çıkarlarını koruyabilmişti. Bugün ABD-İsrail ile İran arasında yaşanan gerilimde de benzer bir strateji yürütülüyor.
***
Türkiye’nin İran’la ilişkileri tarihsel olarak karmaşık nitelikte. İki ülke zaman zaman iş birliği yapsa da aralarındaki bölgesel rekabet hiçbir zaman ortadan kalkmamıştır. Özellikle Irak ve Suriye sahalarında Tahran’ın izlediği politikalar Ankara açısından ciddi sorunlar doğurmuştur. İran’ın bazı dönemlerde Türkiye karşıtı unsurlara dolaylı destek verdiği ve PJAK gibi yapıları desteklediği not edilmiştir. Ayrıca bölgede zaman zaman diri tutulan Şii-Sünni jeopolitik gerilimi, Türkiye-İran ilişkilerinde güvensizlik katmanı oluşturmuştur.
İrancılığı İslamcılık zanneden güruh başta olmak üzere herkes bir an durup şu sorunun cevabını düşünebilir mi; “ABD/İsrail Türkiye’ye savaş açsaydı İran’ın tavrı ne olurdu?” Cevap konusunda emin değilseniz ipucu vereyim; İran bu devletlerin taşeronluğunu yapan PKK’yı yıllarca destekledi. İsrail’in Gazze’de döktüğü Müslüman kanı kadar İran’ın Suriye’de döktüğü kan var. Mezhepcilik yapmıyorum; tamamen objektif ve Ankara penceresinden meseleye bakıyorum. Şu sözümü alın ve karşı duvarınıza asın: “İsrail ve İran, Türkiye için kıblesi farklı duası aynı iki devlettir.” O nedenle benim meseleyle ilgili değerlendirmem özetle şudur: “Kahrolsun İsrail yaşamasın İran”
***
Peki Türkiye’nin İsrail’e bakışı nedir? Cevap basit; onların bize baktığı gibi “düşmanca”. Ankara özellikle Filistin meselesinde sert bir söylem benimsemiş ve İsrail hükümetini uluslararası hukuk çerçevesinde defalarca eleştirmiştir. Ortadoğu’da çıkarları çatışan bu iki ülkenin yan yana gelmesi belki konjonktürel olarak mümkün olabilir ancak yan yana yürümesi asla mümkün değildir. Ancak Türkiye aynı zamanda Batı güvenlik mimarisinin bir parçasıdır; NATO üyesidir ve Amerika Birleşik Devletleri ile müttefiklik ilişkisi vardır. Bu satırları okurken güldüğünüz farkındayım. Biz NATO’da ABD’ye karşı korunmak için varız desem ve Henry Kissenger’ın “ABD’nin düşmanı olmak tehlikelidir ancak dostu olmak ölümcüldür” sözünü hatırlatsam herhalde mesele açıklığa kavuşmuş olur. Tüm bu nedenlerden dolayı Ankara’nın taraf olması hem jeopolitik gerçeklerle hem de devlet aklıyla bağdaşmaz. Bu yol doğru yoldur. Diğer yollara bakarsak İsrail ters yön, İran çıkmaz yoldur.
***
Bu noktada Türkiye için en rasyonel yol, taraflardan birinin “ön cephesi” olmak yerine bölgesel dengeleyici aktör rolünü sürdürmektir. Zira büyük güç rekabetlerinde orta ölçekli bölgesel güçlerin manevra alanı çoğu zaman bu denge politikasından doğar. Ankara’nın diplomatik kanalları açık tutması, çatışmayı tırmandıracak adımlardan kaçınması ve gerektiğinde arabulucu rolü üstlenmesi hem bölgesel istikrar hem de Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından önemlidir.
Jeopolitiğin sert gerçeklerinden biri şudur: Bölgesel rakiplerin aynı anda güç kaybettiği dönemler, yükselen güçler için fırsat pencereleri açar. ABD-İsrail ekseni ile İran arasında yaşanacak uzun süreli bir güç aşınması, Orta Doğu’da yeni bir güç boşluğu yaratabilir. Böyle bir tabloda ekonomik kapasitesi, askeri gücü ve diplomatik ağıyla Türkiye’nin bölgesel etkisini artırma ihtimali doğacaktır. Rasyonel ve Türkiye’nin çıkarlarını önceleyen bu politika ile bölgesel dengelerde bağımsız ve güçlü bir aktöre dönüşeceğimiz kesin.
***
Başa dönersek; Türkiye’nin yürüttüğü diplomasi esasen bu savaşın bir parçası. İsrail’in kara harekâtı için raftan indirdiği Kürtler’i İran’a sokmayan Trump, bunu rüyasında mı gördü zannediyorsunuz. Türkiye’ye güvenin, gücüne ve asırlık devlet aklına güvenin. Sıra Türkiye’de diyenlere kulak asmayın. Biz masanın kendisiyiz, ayağımız kırılırsa kimse bu coğrafyada oturacak yer bulamaz. Türkiye olmazsa sabah Kabil’de, Tahran’da, Erbil’de Halep’te kahvaltı yapan adam, akşamına Fransız restoranında yer sofrası kurar. Herkes hesabını buna göre yapar merak etmeyin. Biz bu meseleyi gelin diplomasi ile çözün diyoruz. Göreceksiniz bu çağrımız da cevap bulacak ve Türkiye tek kurşun atmadığı savaşta büyük bir imaj kazanacak. Diğer türlüsünü düşünemiyorum ama bizi ateşle imtihan etmek isteyenler düşünsün; “savaş Türkün düğünüdür”. Yazımı yine iki sözle bitireyim.
“Türkiye batmaz. Batarsa okyanuslar taşar.” -Alev Alatlı-
“Yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır.” -İsmet İnönü-