Türkiye son dönemde belediye başkanlarının kirli ilişkilerini konuşuyor. Halka örnek olması gereken başkanların nasıl şehvet tuzağına düştüğünü etrafa saçılan yazışmalar ve görüntüler ışığında utançla takip ediyor. Bu kişilerin isimlerinden veya partilerinden bahsetmeye gerek var mı? Bence yok. Zira hepsi sayfa sayfa ifşa olmuş vaziyette.
Hemen yazınının başında bir tespiti yapmakta yarar var. Kimsenin özel hayatı bu toplumun denetim alanı değildir. Ancak o “özel alan”, kamu gücüyle korunuyor, besleniyor ya da avantaj sağlıyorsa artık mesele şahsi olmaktan çıkar. Bu belediye başkanları, bu kişileri nasıl işe almışlardır? Bu kadınlara hangi fırsatları sağlamışlardır. Mesele bal tuzağı mı, ballı metres ağımı?
Değerli okurlarım;
Kamu görevi, sadece bir yetki alanı değil; aynı zamanda ağır bir sorumluluktur. Hele ki belediye başkanlığı gibi doğrudan halkın hayatına dokunan bir makam söz konusuysa, bu sorumluluk katlanarak artar. Son dönemde çeşitli belediyeler etrafında dolaşan “özel hayat” tartışmaları, aslında meseleyi başka bir zemine taşıyor. Bir yönetici, özel hayatını ne kadar “özel” tutabilir?
Elbette herkesin bir özel hayatı vardır. Ancak bu hayat; kamu kaynakları, belediye imkânları ya da makam gücüyle iç içe geçmeye başladığında artık bireysel bir mesele olmaktan çıkar, kamusal bir soruna dönüşür. Sorulması gereken soru şudur: Bir belediye başkanı, kişisel ilişkilerini yürütürken belediyenin imkânlarını kullanıyor mu? Atamalar, ihaleler, danışmanlıklar bu ilişkiler üzerinden mi şekilleniyor?
Eğer cevap “evet” ise burada sadece ahlaki bir zaaf değil, aynı zamanda bir yönetim krizi var demektir.
Bugün toplumun rahatsız olduğu şey insanların özel hayatı değil; o özel hayatın kamu gücüyle korunması, beslenmesi ve dokunulmaz hale getirilmesidir.
Çünkü halk şunu çok iyi bilir: Nefsine hakim olamayan, şehrine, halkına nefes olamaz.
Siyasetçinin itibarı, yaptığı projeler kadar karakteriyle de ölçülür. Ahlaki zemin kaydığında, yapılan yolların, açılan parkların da anlamı kalır mı? Hangi yüzle oralarda yürüyeceksiniz bunu da hesap etmek gerekir.
Siyasi makamlara gelenler şunu unutmamalıdır: O koltuklar kişisel konfor alanı değil, milletin emanetidir. Makama sadakat; göreve sadakat kadar kişiliğe sadakatle de ölçülür. Siyasetçinin en büyük sermayesi şahsına duyulan güvendir.
Belediye başkanları, şehrine imar, halkına itibar kazandırırken tek başına kaldığında aynalarla, vicdanıyla yüzleşmelidir. Her an halkın yanında, halk için çalışan bir başkan olmalıdır. Kapalı kapılar ardında nefsine yenik düşüp başka an yaşayanlar, uçkur pazarında ziyan olur gider.
Belediye başkanlarının bu rezaleti; sadece kendi itibarlarını değil aynı zamanda siyasetin itibarını yerle bir ettiği kesin. Başkan kendisine baksa aklına şüphe düşenler, kollarını açsa sarılmak için iki defa düşünenler… Yani bu iş böyle giderse “Dikkat başkan çıkabilir” uyarıları dahi görebiliriz. Tabi ki meseleyi sulandırıyorum, zira ağız tadını bozan bir mesele, yutkunması zor bir mesele…
Son söz olarak diyorum ki;
Bu isimleri savunmayın, bu meseleyi siyasileştirmeyin, bu çirkinliği meşrulaştırmayın.
Bırakın utançları ile baş başa kalsınlar.