Hatırlayalım! Türkiye Büyük Millet Meclisi, Temsil Heyeti adına Mustafa Kemal Paşa'nın 21 Nisan 1920'de yayımladığı tamim gereğince; Hacı Bayram-ı Veli Camii'nde kılınan cuma namazını takiben dualar eşliğinde kurbanların kesilmesinin ardından coşkulu bir törenle 23 Nisan 1920'de açıldı.
O yıllarda Ulus’taki bu ilk Meclis binasının etrafında başka hiçbir bina yoktu. Meclisin açıldığı gün Meclisin çevresinde binlerce insan toplanmıştı. İstiklal Harbi’nin tam ortasında yapılan bu açılış çok şey ifade ediyordu. Bir milletin tüm gücüyle bağımsızlığını haykırdığı ve son nefesine kadar vatanını koruyacağını dünyaya ilan ettiği bir andı.
Açılış töreni, Mustafa Kemal’in yayımladığı genelgede belirtilen esaslara göre icra edildi. Nasıl mı? Önce hep birlikte Cuma namazı kılındı. Cuma namazından sonra Kur’an-ı Kerim okundu. Kalabalık Meclis’e doğru bir insan seli halinde tekbirler getirerek gitmeye başladı. En önde Hacı Bayram Veli’nin üzerinde ayetler yazılı sancağı ve Sinop Mebusu Hoca Abdullah Efendi’nin başı üzerinde taşıdığı yeşil örtülü bir rahlede Kur’an-ı Kerim ve Sakal-ı Şerif taşınıyordu. Bir manga asker de bu rahlenin iki tarafında ağır ağır ilerliyordu. Ulema, şeyhler, milletvekilleri, şehrin ileri gelen yöneticileri, yüksek rütbeli askerler ve halk onları seyrediyordu. Meclis’in önüne gelindiğinde kurbanlar kesildi. Bursa Mebusu Fehmi Hoca yüksek sesle Hatim Duası okuduktan sonra, Mustafa Kemal tarafından Meclis’in kapısındaki kurdele kesilerek içeriye girildi ve bütün mebuslar içerideki sıralara oturdu. Bu sırada hoca mebuslar Meclis’te hep bir ağızdan dua ediyorlar ve Buhari-i Şerif okuyorlardı. Bayraklarla süslenen kürsüye Hacı Bayram Veli’nin sancağı dikildi. Kur’an ile Sakal-ı Şerif de kürsüye konuldu. Meclis’te herkes yerini aldı. Küçük toplantı salonunun iki yanındaki dar dinleyici locaları ve bunlara çıkan merdivenler hiç yer kalmamacasına dolmuştu. Aziz milletimiz işte bu manzaranın heyecanıyla İstiklal’in her cephesinde canını seve seve vatanına bağışlamıştır. Bayrağı, ezanı ve namusu kurtaran işte bu dualar ve okunan hatmi şeriflere yürekten “âmin” diyen yüce milletimizdir.
Bağımsızlığın ilk nişanesi olan TBMM’nin açılmasından ve İstiklal Harbi’nin kazanılmasından sonra bu kez de 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilerek bağımsızlığımızın adı konulmuş oldu. Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti olarak anılacak yeni devletimiz yüz yıllık yolculuğuna işte bu karar ile başladı. Buna göre “29 Ekim 1339 (1923) tarih ve 364 sayılı Teşkilât-ı Esasîye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun" ile 1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu'nun altı maddesinde (1, 2, 4, 10, 11 ve 12. maddeler) değişiklik yapılmış; birinci maddesi şu şekilde değiştirilmiştir: "Hâkimiyet, bilâkayd ü şart Milletindir. İdare usûlü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekl-i Hükûmeti, Cumhuriyettir."
Mustafa Kemal, daha Erzurum Kongresi sırasında, zaferden sonra hükümet şeklinin cumhuriyet olacağını söylemişti. 23 Nisan 1920'den beri Türkiye'yi idare eden Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, millî egemenlik esasına dayanıyordu. Bu, adı konulmamış bir cumhuriyet yönetimiydi. 20 Ocak 1921 tarihli anayasada "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir." deniliyordu. Bu, yeni rejimin ilân edilmemiş bir cumhuriyet olduğunu gösteriyordu. 29 Ekim 1923’teki Meclis kararı işte bu iradenin resmiyet kazanmasıydı.
Milletimiz bu kararı da dualarla karşıladı. Tıpkı İstiklal Harbinde olduğu gibi milletimiz yeni Cumhuriyetin kuruluşunda büyük fedakârlıklara katlandı. Yeni olan işlerin her zaman zorluklar barındıracağının irfanına sahip olan milletimiz yapılan türlü yanlışlara rağmen “Bedeli ne olursa olsun İstiklalin yerini hiçbir şey tutmaz” anlayışıyla yarasına tuz bastı ve bayrağını sahiplendi.
Vatanımızın, bağımsızlığımızın, bayrağımızın kahramanı olan bu yoksul Anadolu halkı ödediği ağır bedellerin karşılığı olarak hiçbir şey istemedi. Çünkü kazanılan istiklalin verdiği mutluluğun yerini hiçbir şey tutamazdı. Savaş kazanıldıktan sonra Ankara’ya akın eden ve bir şekilde zaferin üstüne konmayı başaran İstanbul’un Efendizadeleri her fırsatta o yoksul Anadolu halkını aşağılamaktan geri durmadı. Oysa kendileri Boğaz kıyısında kahvelerini yudumlarken aşağıladıkları o Anadolu halkı savaş meydanlarında can veriyordu. Türkiye’nin ilk yüzyılı işte bu “hazıra konma” ve zaferin asıl sahiplerini kapının dışına koyma hikâyesidir. İkinci yüzyıl ise her şeyin aslına rücu ettiği ve ilk Meclisin açılışındaki duaları hakikat burçlarına taşıyan yeni bir istiklalin adı olacaktır: Tam Bağımsız Güçlü Türkiye!
Milletimiz, kendisine rağmen olan bitenin her zaman farkındaydı. 1950’de Menderes’i büyük bir çoğunlukla iktidara taşıyanlar da işte o yoksul Anadolu kahramanlarıydı. Tüm kumpaslara ve engellemelere rağmen bu dönüş defalarca yaşanmıştır. Şimdi ülkemizin yeni yüzyılına girerken de bu hikâyeyi yine o asil kahramanlar yani milletimizin ta kendisi yazacaktır. Zaferin asıl sahibinin Allah olduğunun bilincindeki inanmış milletimiz tek vücut olup güçlenen ve kalkınan Türkiye’yi hem bölgesinde hem de dünyada hak ettiği konumuna taşıyacaktır. Nitekim ayette geçtiği gibi “Zalimler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.”
Türkiye Yüzyılı başlasın İnşallah!