Bir ülkenin gelişmişliği sadece inşa ettiği köprülerle, büyüyen ekonomisiyle ya da dış politikadaki nüfuzuyla ölçülmez. Bir milletin gerçek gücü; vatandaşlarının inançlarını, fikirlerini ve yaşam tarzlarını herhangi bir baskı ve korku duymadan yaşayabildiği bir düzen kurabilmesinde saklıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nin son yüz yıllık tarihine dönüp baktığımızda ise ne yazık ki fikirlerin vesayet altında tutulduğu, inançların ve yaşam tarzlarının devlet eliyle sınırlandırıldığı dönemleri de görüyoruz.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, objektif bir değerlendirme yapmak gerekirse; Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde geçen son yirmi yılı aşkın dönem, temel hak ve özgürlükler bakımından Türkiye tarihinin en önemli dönüşüm süreçlerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir. Bu süreç, birçok kişi tarafından haklı olarak bir "sessiz devrim" şeklinde değerlendirilmektedir.

Recep Tayyip Erdoğan, yalnızca siyasi bir lider olarak değil; düşünce, vicdan ve ibadet özgürlüğünün önündeki engelleri kaldıran, devlet ile vatandaş arasındaki mesafeyi azaltan ve farklı hayat tarzlarının bir arada yaşayabileceği zemini güçlendiren bir lider profili ortaya koymuştur.

Geçmişte insanları "makbul vatandaş" ve "öteki" diye ayıran vesayetçi anlayışlar, bugün büyük ölçüde geride kalmıştır. Kamu kurumlarında, üniversitelerde ve sosyal hayatın her alanında insanların inançlarının gereğini yerine getirebilmesi ve bunun sembolleriyle var olabilmesi, yakın geçmişte hayal bile edilemeyen bir özgürlük alanının oluştuğunu göstermektedir. Vicdan ve ibadet özgürlüğü artık sadece anayasa metinlerinde yazan bir hüküm değil, günlük hayatın doğal bir parçası hâline gelmiştir.

İddia edilenin aksine, bugün Türkiye'de hiç kimsenin yaşam tarzına, giyim kuşamına, inancına veya inançsızlığına devlet eliyle sistematik bir müdahale yapıldığı söylenemez. Tam tersine, herkesin kendi kimliğiyle, kendi düşüncesiyle ve kendi hayat tercihiyle bu ülkenin eşit vatandaşı olduğu anlayışı giderek daha güçlü bir şekilde yerleşmektedir.

İnsan onuru yasaklarla değil, özgürlüklerle korunur. Devletin görevi insanları tek tip hâle getirmek değil; farklılıkların güven içinde yaşayabileceği hukuk zeminini oluşturmaktır. Son yüz yıllık cumhuriyet tarihine bu açıdan bakıldığında, temel hak ve özgürlüklerin kapsamının hiç olmadığı kadar genişlediği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.

Bugün Türkiye; farklı düşüncelerin, farklı inançların ve farklı yaşam tarzlarının bir arada yaşayabildiği daha geniş bir özgürlük alanına sahiptir. Bu özgürlük ikliminin korunması ve geliştirilmesi, Türkiye Yüzyılı vizyonunun da en önemli dayanaklarından biri olacaktır.