Bitmeyen fitne çağının bahtsız çocukları olduğumuzun farkındayız. Bir yerdeki bir fitne ateşi bir köşede sönüp de dumanı hala tütmekteyken yeni bir fitne ateşi diğer bir köşede yükselmeye başlıyor. Tam cinnet çağından çıkıp kurtulduk derken yeni bir cinnet çağına geçtiğimizi fark ediyoruz. İnsan havsalasına sığmayan iki dünya savaşı, sayısız savaş ve katliam, açlıktan kitle kırımları, demografi oyunları, toplum mühendislikleri, zalimane-insafsız hile ve göz boyamalar gibi nice garabet tek bir yüzyıla, bu yüzyıla sığıştı.
Ağır ve sistematik insan hakları ihlalleri, ülkelerin kadim demografik yapılarının değiştirilmesi, kültürel asimilasyon vs. hiç bir dönemde, yaşadığımız dönemdeki kadar sıradanlaşmamıştı. Bugün fiziki, fikri, entelektüel, ekonomik, sosyal ve psikolojik alanlarda adı konulmamış yeni bir Dünya savaşı daha yaşanırken bu “cinnet çağında” ölümler basit istatistiki değerlere indirgenmişti.
Hâlbuki Dünya, bugün gelinen noktada yeni kolonyalist dönemlere değil, huzur ve insanlık dolu daha adil yeni bir döneme ihtiyaç duyuyor, onu bekliyordu. Eli kolu bağlı mağdur kitlelerin maruz kaldıkları karşısında, derilerinin rengi, dili ve dini anlamını yitiriyor.
Maalesef hastalığı kabullenmeden tedavi yolları açılmıyor. Tedavi yollarını araması gereken mağdurlar kronik bir hastanın tedaviyi reddetmesi gibi sürekli bir sayıklama hali içindeler. Kimi yerde tam bir çaresizlik yaşarlarken, kimi yerde en kestirme çözüm olarak şiddetin çeldirici cazibesine kapılıyorlar. Reçete aramıyorlar, çünkü ezberlerinin ve alışkanlıklarının arasından en az yorularak, en maliyetsiz, en kestirme ve kolaycı çözümlerin peşindeler.
Günümüz dünyasında sürekli olarak şiddete ve haksızlığa farklı dozlarda maruz kalan topluluklar olmaktadır. şiddetin nesnesi ve öznesi zaman zaman yer değiştirse de bu kaotik zulümden en fazla mağdur olanların özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki halklar olduğu gerçeği hiç değişmiyor.
Bina enkazlarının, yıkılan ocakların arasından mazlumların yükselen çığlıklarının, inilti ve ahlarının bir şekilde er ya da geç dineceğine inancımızı korusak da dünyanın binlerce yıldır değişmeyen kuralları, oturup beklemek veya “katransız dua” ile mevcut durumda hiçbir değişiklik olmayacağını ve bir şeyler yapmak gerektiğini hatırlatıyor. İleride başkalarının kendileri için üreteceği ve bütün insanlara tek bir konfeksiyon üretim standardında giydirilmeye çalışılacak harici bir paradigmanın çıkacağı güne kadar çaresiz beklemek mi gerekir? Tek başına Anadolu’nun üstlenemeyeceği kadar büyük ve sofistike olan bu iş ve yükün büyük bir sabır ve tükenmez bir gayret gerektirdiğini söylemeye gerek bile yok.
Dünyanın her bir köşesinde kalbi kurumamış, vicdanları pörsümemiş, adalet duygusunu yitirmemiş insanların üzerinde uzlaşabilecekleri bir asgari müşterekler zemini oluşturulmaz mı? Şüphesiz, bunun yollarını kesintisiz aramak gerekiyor. Ortak aklın, vahyin ve bütün inançların, uluslararası hukuk belgelerinin ve hümanist metinlerin bu noktada söylediklerine kulak vermek, ortak noktaları bulmak bakımından faydalı ve zihin açıcı olacaktır.
Esnetilen, politize edilen, yorum yoluyla çarpıtılan her felsefe, kuruluş iddialarının aksine, insanlık aleyhine, yanlış yol ve usullerle kullanılmaya hazır bir silaha dönüşüyor. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve savaşa karışmamış sivillerin korunmasında gelinen dramatik nokta, mevcudun insani olmayı korumaya yetmediğini ve insanlığın yeni bir paradigma ve pratik için kafa yorması gerektiği düşüncesine bizi götürüyor.
Gelinen noktada, yeniden asgari ortak değerler üzerinden konuşabilecek bir retorik ve paradigma üretilmemesi halinde yeni savaş ve katliamlara Dünyanın seyirci kaldığını görmemiz kaçınılmaz. Yeryüzünün her köşesinde ölen/ölecek mazlum insanlar için üzülmek yetmiyor. Olup biteni bütün dünyanın gündemine doğru şekilde taşıyacak ve problemleri adilane çözecek yeni paradigma kurulması ve bunun için de öncelikle bunu doğurup besleyecek bir felsefesinin geliştirilmesine ihtiyaç olduğu apaçık ortada.
İnsana ve insanlığa yapılan saldırılar karşısında gösterilen acizlik vurdumduymazlık, duyarsızlık ve sessizlik kabul edilemez. Ortak insani değerlerde uzlaşmaya ise en fazla üzerinde yaşadığımız coğrafyanın ihtiyacı var. Gerçekten de bugün bu değişimi asıl talep etmesi gerekenler, en ağır bedelleri ödeyen keskinleşen, radikalleştirilen toplumlar bir kısır döngü ve şiddet sarmalı içine hapsoluyorlar.
Pekiyi yeni bir uluslararası paradigma bir günde üretilebilir mi? Tabii ki hayır. Öncelikle, yeni bir paradigmanın kurulması ihtiyacının olduğu anlaşılmalı ve her problemin sadece güçle çözülebileceği gibi yanlış bir zannı, önyargıları ve eksik bilgi üzerine kurulu ezberleri gözden geçirmek gerekiyor.
Ismarlama veya “siparişle” ya da temenni ve zanlarla yeni değerler üretmek mümkün değil. Bu üretim öncelikle o yönde bir eksikliğin ve ihtiyacın hissedilmesi, dünya çapında bir kamuoyunun oluşması, buna kafa yoracak uzmanların bu gerekliliğe inanması, kamuoyu desteği ve mümbit bir zemin ile mümkün.
(Devam edeceğiz…)