Günümüzün savaş ve çatışmalarının sebeplerini hatırlayacak olursak geniş bir gerekçeler yelpazesi önümüze çıkar. Enerji ve ulaşım yollarının kontrolü, toprak ve sınır uyuşmazlıkları, su ve yer altı kaynaklarının paylaşımı; etnik sebepler, tarihi hesaplaşmalar, ideoloji ihracı teşebbüsleri, sömürülecek yeni topraklara sahip olma ihtirası gibi birçok gerekçe milletlerarası ihtilafların güncel gerekçeleridir.
Uluslararası hukukun önünü alamadığı bugünkü içler acısı tablo, sofistike felsefi tartışmalara veya ideolojik tercihlerin bitmek bilmeyen dış ve iç çekişmelerine bırakılmayacak kadar acildir. Bu alanda/sahada stratejik çözümler üretilip takip edilmesi gerekiyor. Çünkü bizler adil ve doğru olanı üretmeyi başarmadıkça insanlık bu ağır ceremeyi ödemeye devam edecek.
Şu anda, tam bu satırlar yazılırken bile savaş, baskı ve kargaşanın hüküm sürdüğü yerlerde çocuk ölümleri devam ediyor, siyasi suçluluk adı altında etnik kıyımlar devam ediyor. İnsanoğlunun hırs ve açgözlülüğü devam ettiği ve halkları birbirine kırdırtmak üzere şeytanca planlar üretildiği sürece, savaşların çıkması ve birbirini yok etmek için bahaneler üretmek hiç de zor olmayacak.
Uluslararası hukukun sağladığı korumanın ne kadar zayıf ve yanlı kaldığı herkesçe malum. Bunu tekraren uluslararası sistemin işlemediği, adil olmadığı, miadını doldurduğu, bu sisteme güvenin kaybolduğu gibi cümleleri art arda sıralayabilir, uzun yazılar yazabilir veya konuşmalar yapabiliriz. Fakat bunun sonuca ne katkı sağlayacağı su götürür. Aynı zamanda dünyanın her köşesine silahla erişmek ne mümkün ne de makul bir çözüm.
Her şeyden önce, gerçekleştirilebilir ve makul çözüm önerilerinin bugünden yarına karşılık bulmasının zor olduğunun farkındayız. “Kaba gücün” yerine ısrarla adil, hakkaniyetli ve makul bir uluslararası sistem ve uyuşmazlık çözüm yolları önerisi gündemde tutulmalı.
Diğer yandan küresel medya, istediği kadarını istediği zamanda duyurmakta oldukça başarılı. Mağdurlara yardım elini uzatmak isteyen vicdan ve insan sahibi insanların sesleri boğulamaya çalışılıyor olsa da itirazları son derece haklı ve aslında bu yönüyle alabildiğine güçlüler de. Fakat bu psikolojik güç, haklarının teslimi için yeterli değil
Hâlbuki akıl, diplomasi, iyi kullanılan milletlerarası hukuk argümanları çoğu kez silahtan daha güçlü sonuçlar veriyor. Bu yolun geliştirilememesi halinde dünya çapında ama özellikle yakın coğrafyamızda kan dökülmesi sürgit devam edecek.
Uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk alanda yeni bir paradigmanın hangi temelde üretilebileceği konusu tartışma doğurabilecek ve ne denirse densin itirazlar olabilecek bir alan. Bugün tarih sahnesinden tamamen çekilmiş olan Doğunun aklı, irfanı, vicdanı ve adalet duygusu bakımından mevcut hal kabul edilebilir değil. Sömürgeci/etno-sentrik/pragmatist yaklaşım, bütünüyle sahneyi işgal etmiş durumda.
Eminim ki bu çaresizlik algısı, çözüm önerilerinin üretilmesinin de kapısını aralayacak.Bu algıyı sona erdirmenin yegâne yolu, insanlığın ortak aklı ve fıtratını (doğasını) oluşturan temel ilkeler üzerinden konsensüsle yeni bir paradigmanın oluşturulmasıdır. Bu noktada, Dünyanın her köşesinde vicdanı körelmemiş aktivistlerin, dürüst insan hakları savunucularının, adil hukukçuların, buluşabilecekleri tek ortak zemin olan “ortak aklı” iyi işlemek gerekiyor. İdeolojik sınırları zorlayarak bunu başarmak, mazlum ve mağdurların lehine olacak yegâne çözüm.
Böyle bir yeni paradigmanın üretileceği güne kadar, temelde atılması gereken, atılması hiç de kolay olmayan öncelikli adımlar olarak şunları görüyorum:
– Mevcut küresel ilişkilerin güç yerine hukuk temelinde yeniden tasarlanmasına zorlayacak adil ve hızlı bir sistemin kurulmasını dünya gündemine taşımak,
– Devletlerin milletlerarası oluşumlarda eşitlik temelinde temsilini sağlamak,
– Uluslararası Hukuk kavramlarının standart ve esnek yoruma izin vermeyecek şekilde yeniden tanımlanmasını sağlamak,
– Hak ve özgürlükler, ideolojiler üstüne çıkılarak sadece “insanlık” adına savunulabilmelidir. Bu haklar savunulurken, çok somut olarak dile getirmek gerekir ki: Hukuk AB vatandaşına, Iraklıya, ABD vatandaşına, Suriyeli’ye, Sünni’ye Şii’ye, Türk’e, Arap’a, İngiliz’e, Alman’a, Rus’a, Ukraynalı’ya, Çinli’ye, Uygur’a ayrım yapılmaksızın bütünüyle eşit şekilde, şartsız ve “ama”sız uygulanmalıdır.
– İnsan hakları belgeleri sadece Avrupa ve ABD eksenli olmaktan çıkarılmalı, teoriden pratiğe “tek standart” üzerinden uygulanarak gerçeğe dönüşmelidir. BM İnsan Hakları Belgeleri, AB müktesebatı ve AİHS ve ek protokolleriyle geliştirilen ilkeler ve içtihat pratiği, lokal olmaktan çıkarılıp dünya çapına yaygınlaştırılmalı ırk, millet ve din ayrımı yapılmaksızın yaygın ve gerçek bir pratiğe dönüştürülmelidir.
– İnsan sadece biyolojik bir varlık olarak değil, ruhi ve manevi yönleriyle de saygıdeğer kabul edilmelidir. Bu sebeple, Dünyanın her yerinde eğitimin diğer yönleriyle birlikte kavram ve değer olarak “insan”ı konu edinen bir eğitim anlayışı geliştirilmelidir.
– “İnsan onuru” kavramı teoride geliştirilmeli ve vurgulanmalı, pratikte ise temel bir referans olarak uygulanmalıdır.
– Dünya çapında, kültürel çeşitliliğe, yerel değerlere ve zenginliğe saygı gösterilmelidir. “Birlikte yaşama kültürü” ve “çok kültürlülük” gibi savaşların önünü tıkayacak kavramların, başarısız örneklere bakılmayarak geliştirilmesi ve hayata geçirilmesi için gayret gösterilmelidir.
Uluslararası hukuk yok olurken yeni paradigma ihtiyacı (I)