Yaklaşık yirmi yıl önce Amerika’yı ziyaret etmiştim. (O zaman talep üzerine) Amerikan Hukukçular Dergisi için uzun bir makale yazmıştım.[1] Bu makalede Amerika için ne yazabileceğimi kendi kendime sormuştum… Dünyada 1 numaralı koltukta oturan ve kendisini “Allah’ın Biricik Oğlu” zanneden bu ülke için (ne yazmam gerektiğini düşünmüştüm)…

O uzun makalemde, doğup büyüdüğüm köyümde şahit olduğum bir uygulamayı da anlatmıştım. Köy halkı öteden beri âdet olduğu üzere sürüden bir hayvan eksilince hemen muska yazıp üflerlerdi. Bununla kurtların ağızlarını bağlamayı amaçlıyorlardı. Böylece kurtlar sürüden eksilen kayıp hayvanı parçalayıp yiyemeyeceklerdi…

Bu âdeti anlattıktan sonra şu değerlendirmeyi yapmıştım: “Bu muskanın kurtların ağzını bağlama hususunda bir etkisi var mıydı onu bilmiyorum… Ama babalarımız açlıktan ölmemeleri için sabahleyin kurtların ağzındaki bağı çözüyorlardı. Ama şahsen, 20. yüzyıl entelektüellerinin yazdığı muska, kitap ve makalelerle yaydıkları fikirlerin tüm dünyada insanların ağızlarını sıkıca bağladıklarını çok iyi biliyorum. Hem de o kadar sıkı bağladılar ki hiç kimse ‘veto hakkı’na(!) köklü bir eleştiri yöneltemedi. Beşeriyetin çok küçük bir azınlığının yararlandığı ayrıcalıklardan hiçbirine itiraz edemediler!

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu her yıl toplanır. Yine bu günlerde toplandılar ve bir dizi oturumlar düzenlediler. Bu vesileyle teşkilatın sorunları hakkında yüksek sesli konuşmalar yapıldı. Çatışmalarla başa çıkmada ve dünyadaki problemleri çözmede teşkilatın başarısız olduğu dile getirildi.

Şahsen ben Birleşmiş Milletler teşkilatının ıslah edilmesi ve (kanunun gücünü değil) gücün kanununu esas alan mevcut anlayışın ilga edilmesi için yapılan her türlü çağrıyı takdirle karşılıyorum. Bu meyanda Türkiye Başkanı’nın veto hakkını(!) bütünüyle ilga etme ve sadece beş daimî üyenin çıkarlarını gözeten bir kuruluşa dönüşen teşkilatın yapısını yeniden yapılandırma çağrısını takdir ediyorum.

BM Genel Kurulu’nda Fransa Cumhurbaşkanı da uluslararası sistemdeki dengesizliklere değinerek bu dengesizliklerin gerektiği gibi ele alınmadığını ifade etti. Birleşmiş Milletler’in Milletler Cemiyeti’ne dönüştürülebileceğini, zira bozuk yapısıyla acziyetin sembolü haline geldiğini de sözlerine ekledi. Hakikaten Birleşmiş Milletler’in ve Güvenlik Konseyi’nin çaresizliğin sembolleri haline geldikleri ve hiçbir soruna çözüm üretemedikleri, günümüz dünyasında fiilen gördüğümüz aleni bir durumdur.

Bu tür eleştiriler duymak insanlık adına umut verici hayırlı bir gelişmedir. Mevcut duruma yönelik itirazların yükselerek devam etmesinin zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bir avuç azınlığın tepe tepe yararlandığı haksız ve sahte imtiyazlarla yüzleşmek için açık ve pratik bir plan yapabilmek maksadıyla itirazların daha da yükselmesi gerekmektedir. Baskı kurmayı alışkanlık haline getirmiş ve dünyayı tahakkümü altına almış olan bu insanlık ayıbından kurtulmak için çalışacak uluslararası bir koalisyon kurulması bu aşamaya ulaşmayı hızlandırabilir.

Veto hakkını ilga etmeye yönelik talepler, insanlar arasında adalet, iyilik ve eşitlik temelinde ilişkiler geliştirmeyi amaçlayan İslamiyet ve Hıristiyanlık değerleriyle de tutarlıdır: Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

“Şurası kesindir ki elçilerimizi açık belgelerle gönderdik; beraberlerinde Kitab’ı ve mîzanı indirdik ki insanlar (adaletli davranarak) her şeyin hakkını versinler. Pek sağlam olan ve insanlara birçok faydası bulunan demiri de Biz indirdik. Bunlar, dinine ve elçilerine kimin içten destek olduğunu Allah’ın bilmesi içindir. Allah güçlüdür, her işin üstesinden gelir.” (Hadid 57:25).

Bu meyanda İncil’de Hz. İsa’nın şöyle dediği yazılıdır: “Nasıl yargılarsanız öyle yargılanacaksınız. Hangi ölçekle verirseniz, aynı ölçekle alacaksınız.” (Matta 7:2).[1]

Giriş cümlelerimi uzattım ve yazımın başlığını taşıyan asıl konuya henüz başlayamadım… ‘Veto hakkı’nın milletlerin mahvoluşuyla ve şirkle (Allah’a ortak koşmakla) alakası nedir? Kanaatimce bu ilişki çok da gizli değildir…

Gelecek hafta bu konuyu işlemeye devam edeceğiz, inşâllah.

Çeviri: Fethi Güngör

[1] Cevdet Said’in atıf yaptığı bu çalışması; Amerika’da Virginia eyaletinde tanıştığı Richmont Üniversitesi hukuk felsefesi hocası Prof. Dr. Azîze el-Hibrî’nin, özel sayı editörlüğünü üstlendiği bir dergide “İslâm’da dinî ve hukuki meseleler” hakkında kendisinden yazı talep etmesi üzerine hazırlayıp 12 Ramazan 1418 / 10 Ocak 1998 tarihinde teslim ettiği uzun makalesidir. Arap dilinde kaleme alınan ve daha sonra “ed-Dînu we’l-Kânûn” adıyla müstakil kitap halinde basılan, “Low and Religion” başlığıyla İngilizceye çevrilerek Amerikan dergisinde yayımlanan bu çalışma “Din ve Hukuk” adıyla Pınar Yayınları tarafından İstanbul’da müstakil kitap halinde yayımlanmıştır.

[2] İncil’in Türkçe Yeni Çevirisi’nde yedinci bapta “Başkasını Yargılamayın” başlıklı pasajda Hz. İsa’nın şu mesajı yer almaktadır:

“1 Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız.

2 Çünkü nasıl yargılarsanız öyle yargılanacaksınız. Hangi ölçekle verirseniz, aynı ölçekle alacaksınız.

3 Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği farketmezsin?

4 Kendi gözünde mertek varken kardeşine nasıl, ‘İzin ver, gözündeki çöpü çıkarayım’ dersin?

5 Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.

6 “Kutsal olanı köpeklere vermeyin. İncilerinizi domuzların önüne atmayın. Yoksa bunları ayaklarıyla çiğnedikten sonra dönüp sizi parçalayabilirler.” , 01.10.2018). (Çeviren).