Bir ülkede siyaset sadece parti binalarında yapılmaz. Bazen belediyelerde, bazen vakıflarda, bazen de toplumun en fazla güven duyduğu yardım kuruluşlarında şekillenir.

Ahbap soruşturmasıyla ortaya saçılan isimler ve ilişkiler ağı, Türkiye’de uzun zamandır konuşulan fakat somut örnekleriyle çok az tartışılan bir gerçeği yeniden gündeme getirdi: Siyasetin finansmanı artık yalnızca klasik bağış mekanizmaları üzerinden değil, sosyal etki alanları üzerinden de okunmak zorunda.

Dosyada dikkat çeken ayrıntılardan biri Avukat Ece Güner. Soruşturma dosyasında adı geçen Güner’in, kamuoyunda Ekrem İmamoğlu’nun hukuk danışmanlarından biri olarak bilinmesi dikkat çekiyor. Kendi açıklamasında ise deprem döneminde Ahbap’a yüksek tutarda bağış yaptığını, ayrıca Haluk Levent’e kişisel bir borç verdiğini ve bunu uzun uğraşlar sonunda geri alabildiğini ifade etti. Bu açıklama, soruşturmadaki iddiaların yerine geçmez; ancak dosyada incelenen para hareketleriyle birlikte kamuoyu açısından ayrıca önem kazanmaktadır.

Dün aynı dosyada eski TÜRMOB Başkanı Emre Kartaloğlu’nun da bulunması, tartışmayı daha farklı bir noktaya taşıdı. Kartaloğlu, deprem sonrasında Ahbap’ın hesaplarına ilişkin “usulsüzlük bulunmadığı” yönünde rapor hazırlayan isimlerden biriydi. Aynı zamanda CHP Parti Meclisi üyesi ve Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nde görev yapan bir siyasetçi olması, soruşturmanın siyasi yansımalarını artırdı.

Ardından Babala TV ve Oğuzhan Uğur dosyasının aynı soruşturma zincirinde gündeme gelmesi, meselenin artık tek tek kişilerden ibaret olmadığını düşündürüyor. Ortaya çıkan tablo, sosyal medya etkisi, yardım kampanyaları, kanaat önderleri, hukukçular ve siyaset arasında oluşan geniş bir ilişki ağının da incelendiğini gösteriyor. Bu, soruşturmanın sonucundan bağımsız olarak kamuoyunun dikkatle izlemesi gereken bir süreçtir.

Asıl tartışılması gereken soru ise şudur:

Deprem döneminde milyonlarca insanın vicdanına hitap eden yardım organizasyonları, zamanla sadece insani dayanışmanın değil, aynı zamanda siyasi nüfuz üretmenin de araçları hâline mi geldi?

Modern siyasette görünür güç, artık yalnızca parti teşkilatlarından oluşmuyor. Milyonlarca takipçisi olan sosyal medya platformları, yüksek bağış hacmine ulaşan yardım kuruluşları, bu yapılarla çalışan hukukçular, mali danışmanlar ve kanaat önderleri de siyasal etki ekosisteminin bir parçası hâline geliyor. Böyle bir tabloda mali şeffaflık yalnızca dernekler hukuku açısından değil, demokrasinin sağlığı açısından da kritik önem taşıyor.

Yargı sürecinin sonunda verilecek kararlar elbette belirleyici olacaktır. Ancak bugünden görünen gerçek şu: Bu soruşturmalar, yalnızca bir yardım derneğini ya da birkaç kişiyi değil; Türkiye’de siyasetin finansmanı, sivil toplumun denetimi ve kamu güveninin nasıl inşa edildiği sorularını da yeniden tartışmaya açmış durumda.

SAHADAKİ MAÇTAN DAHA BÜYÜK MAÇ

Türk futbolu yıllardır sadece yeşil sahada oynanmıyor. Asıl maç, kulislerde, telefon trafiğinde, para akışında ve yasa dışı bahis ağlarının gölgesinde oynanıyor.

İşte İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında profesyonel liglerde görev yapan bazı kulüp yöneticilerine yönelik operasyon düzenlenmesi, futbolun yalnızca birkaç “çürük elma” meselesi olmadığını bir kez daha gösterdi. Soruşturmada 2020-2026 yıllarına ait bahis platformu verileri ile MASAK’ın mali analizlerinin birlikte incelendiği ve elde edilen bulgular doğrultusunda 19 şüpheli hakkında işlem yapıldığı açıklandı.

Asıl dikkat çekici olan ise soruşturmanın yöntemi.

Yıllarca şike soruşturmaları daha çok tanık anlatımları, teknik takipler ve ihbarlar üzerinden yürütüldü. Bugün ise dijital bahis kayıtları ile finansal analizler aynı dosyada buluşuyor. Bu, yalnızca “kim maçı sattı?” sorusunun değil, “kim para kazandı, para nereye aktarıldı ve bu sistem nasıl çalıştı?” sorularının da araştırıldığını gösteriyor.

Çünkü yasa dışı bahis artık sadece bir kumar faaliyeti değildir.

Dünyanın birçok ülkesinde organize suç örgütlerinin en büyük gelir kalemlerinden biri olarak kabul ediliyor. Kara para aklama, suç gelirlerinin dolaşıma sokulması, şike organizasyonları ve uluslararası suç ağları çoğu zaman aynı finansal ekosistemin parçaları olarak değerlendiriliyor.

İşte bu yüzden temiz futbol, sadece hakemin doğru düdük çalmasıyla sağlanamaz.

Kulüp yöneticisinden futbolcuya, menajerden bahis organizasyonlarına kadar uzanan bütün mali ilişkilerin şeffaf olması gerekir. Çünkü sahadaki 90 dakikanın sonucunu bazen tribündeki tezahürat değil, ekran başındaki yasa dışı bahis ekranları belirlemeye çalışıyor.

Futbol, bu ülkenin ortak duygusudur. Milyonlarca insan formasını giydiği takım için seviniyor, üzülüyor, çocuklarını statlara götürüyor. Eğer bu güven duygusu kaybolursa kaybeden yalnızca bir kulüp olmaz; futbolun kendisi olur.

Hiç kimse hakkında yargı kararı verilmeden suçlu ilan edilemez. Soruşturmanın sonucunu mahkemeler belirleyecektir. Ancak kamuoyunun beklediği şey de tam budur: Bu dosya sonuna kadar aydınlatılmalı; gerçekten bir şike ve yasa dışı bahis ağı varsa, bunun kimlerden oluştuğu, nasıl çalıştığı ve futbola verdiği zararın boyutu bütün açıklığıyla ortaya konulmalıdır.

Çünkü temiz futbol, yalnızca kazanılan kupalarla değil, şaibeden arındırılmış bir oyun düzeniyle mümkündür.