Onlar…

Evet… Onları anlatmak çok uzun, ayrıca bir hayli zor. Ama şu var ki bugün onlar bizim içimizde. Peki Onlar kim? Biz kim? Aslına bakılırsa bu soruların cevabı gayet basit: Davaya, gazaya fütuhat üzere yönelenler (biz) ve ganimet (para, makam vs.) üzere yönelenler (onlar).

Onlar öyle ki; heybelerinde “ortalık karışırsa” diye tuttukları “halledilecekler” listeleriyle, zulasında pusatı ve listedeki madde sayısında mermi olan insanlar. “Utanma” denen o kutlu hasletin nasip olunmadığı, zillete adeta boyun borcu gibi bir ömür mahkûm, onurdan yoksun, ar bilmez insanlar. Araçları amaçsallaştırmak, organizasyonların misyonlarını yitirmesi, varlık gerekçesine hizmet etmek bir tarafa yük oluşturan insanlar. Yedikleri her halt yanlarına kar kalıp, “onlar” kendi izan (!) ve vicdanına (!) terk edildiğinde “hata” ile “fırsat”ı birbirine karıştırmaya başlayan insanlar…

Biz; 28 Şubat vb. kaotik ortamlarda çekilen acıdan, ödenen bedelden ders çıkartıp tecrübe edinenler. Başkalarının mağduriyetinden devşirilecek kazanım peşine düşmeyenler. Çünkü biliyoruz ki bunların peşine düşersek daha çok 28ler, nice Şubatlar gelir geçer. Biz; fani dünyadaki kısa ikametinden geriye, gösterilen yola baş koyanların hakkını verebilmek için başı dik, alnı ak yürüyenleriz. Biz; “Benim maksadımın hasıl olmasıyla neticelenen her yol, her usul, her yöntem mübahtır” düsturuyla hareket etmeyenleriz. Biz; fikirleri iktidarken devlet imkânlarına hükmetmeye tevessül bir yana, zindan kahrı çekmeye dahi yüksünmemiş, ilah-i kelimetullahın çizdiği sınırlar çerçevesinde devlete hizmet üzere hayatını şekillendiren kimseleriz.

Onlar, bize karıştı ve bizler onlara karışamadık! İçimizdeki onlara karşı mücadele refleksimizi kaybettik. Nasıl ki bir kasa domatesin içindeki bir çürük domates tüm kasayı çürükleştirir aynı bizler de çürümeye başladık. Şairin dediği gibi: “Zirvesine göz koyduğumuz dağlara bak, koşup takıldığımız çitlere bak.” Gözlerimiz hep dağlarda ama biz bir bir çitlere takılıyoruz. “Kimsesizler mezarlığı” haline gelmiş şu dünyadan çokça şey umduğumuz için takıldık hep çitlere. Böylesine yüce ulviyetlerle yola çıkmışken o çitlere takılmakta ısrar etmekte ne? Yarın o çitlerin etrafında biz bize kaldığımızda dondurulmuş gerçeklerin bir bir eriyip hakikate ereceği o günün dehşetini de tahmin etmez misiniz hiç?

İçinde bulunduğumuz bu çarpıklığa karşı mücadele etmek zorundayız. Onların, konjonktüre ayak uydurup, dönemsel “değer”lerin tahvil olunduğu ranttan pay koparmak fırsatından mahrum kalmamak için yapmış olduğu kıvraklıklara karşı bizlerin, yapacağı/yapması gereken tek müeyyide; bir duruşumuzun, bir omurgamızın ve geçmiş hafızamızdan ders çıkartarak tekrardan aynı hatalara düşülmemesi gerektiğini bilmemizdir. Onları bizlerden uzaklaştırmalıyız…