Antonio Gramsci’nin adını duymamış olabilirsiniz. Olsun; onun fikirlerini her gün cebinizde taşıyorsunuz zaten.
Gramsci, 1930’ların başında Mussolini’nin hapishanelerinde, sırt ağrılarına rağmen kimsenin okumadığı defterlere editör yardımı olmadan düşüncelerini yazdı. Basitçe, modern toplumlarda iktidar, tankla değil, “sağduyu”yu (neyin ‘olağan’ ve ‘tabii’ olduğunu) kimin tanımladığıyla kurulur. Egemen sınıf, kendi dünya görüşünü okullara, gazetelere, kiliselere, kültürün her köşesine öyle yerleştirir ki bir süre sonra o görüş artık bir görüş olmaktan çıkar, “normal” olur.
Kendisi buna kültürel hegemonya dedi. Ve bu hegemonyanın ele geçirilmesi için yavaş, uzun soluklu bir mücadele gerekir: pozisyon savaşı. Üniversiteler, gazeteler, radyolar — düşüncenin üretildiği her kurum, yavaş yavaş teslim alınacak bir sıcak cephedir.
Gramsci bugün yaşasaydı ve bir telefonu açsaydı, ne yapardı bilemiyorum. Ama ne göreceğini tahmin etmek zor değil: Kendisinin “ideolojik aygıt” dediği şeyin, hayal bile edemeyeceği bir ölçekte üretildiğini.
Şöyle düşünün. Reuters Institute’ın bu yılki Dijital Haber Raporu, tarihi bir eşik kaydetti: Sosyal medya ve video ağları, dünya genelinde ilk kez hem televizyonu hem haber sitelerini geçerek en yaygın haber kaynağı haline geldi. Kırk sekiz ülkede yanıt verenlerin yüzde 54’ü habere bu platformlardan ulaşıyor. 25 yaş altında ise bu, ana haber kaynağı olmuş durumda. Gramsci’nin “sağduyu fabrikaları” dediği kurumların yerini bir nesil önce gazetelerdi; şimdi bir neslin aklına giden yolun adı bir öneri algoritması. Ve o algoritmanın amacı hakikati aktarmak değil — ekranda kalma süresini uzatmak.
Burada incelik şu: Bu algoritmaların arkasında kötü niyetli bir editör yok. Kimse sabah toplantısında “bugün insanları birbirine düşürelim” demiyor. Ama etkileşimi maksimize etmeye çalışan bir hedef fonksiyon, deneme yanılma yoluyla çok geçmeden keşfediyor ki öfke, kimlik çatışması ve onay en çok tıklanan şeylerdir. Yani ideoloji kimsenin tercihi değil, bir metriğin yan ürünü. Gramsci’nin “rıza üretimi” dediği şeyin 21. yüzyıl sürümü bu: Milyonlarca insan kendi seçtiğine inanarak yaşıyor; ama menüyü önceden hazırlayan bir denklem var. Herman ve Chomsky’nin “rızanın imalatı” diyeceği bu düzenin acımasız tarafı, editoryal sayfası bile olmaması — suçlanacak bir imza aramak boşuna.
Peki bu sadece teorik bir şık mı?
Hayır. BM raporları, Facebook’un Myanmar’daki Rohingya katliamında “belirleyici bir rol” oynadığını söylüyor. Neden? Çünkü o ülkede Facebook, internetti bizzat — telefonlara ücretsiz yüklenmiş, veri ücreti almıyor, halk için tek bilgi penceresi olmuştu. Hegemonyanın tamamlanmış hali budur: Medium artık dünyayı yansıtmaz, dünya sanılır.
Öte yandan dürüst olalım: “Algoritmalar hepimizi radikalleştiriyor” tezi, kanun gibi konuşulsa da bilimsel literatürde tartışmalı. Yaklaşık dokuz bin kişiyle yapılan titiz deneyler, partizan önerilerin kısa vadede insanların görüşlerini belirgin biçimde sertleştirmediğini gösteriyor. Ama Gramsci zaten bundan bahsetmiyordu. Hegemonya, şimşek hızında bir beyin yıkama değil; on yıl boyunca, farkına varmadan, neyin “normal” sayılacağının kılcallara işlenmesidir. Kısa vadeli deneyler bunu ölçemez — ölçüsü henüz icat edilmedi.
Şimdi yeni bir katman ekleniyor: Yapay zekâ. Gramscinin terminolojisiyle söylersek, büyük dil modellerinin eğitim verisi, “egemen söylem”tir. Model, internette en çok ve en güçlü yazanların istatistiksel ağırlık merkezinden “sağduyu”yu öğrenir. Peki modelin nasıl davranacağının ayarlandığı süreç? İnsan geri bildirimiyle pekiştirme dediğimiz o sürecin içinde, bir “iyi cevap”ın nasıl olması gerektiğine dair birtakım — çoğu zaman yazılmamış — tercihler var. Kullanıcı modeli tarafsız sanır; oysa hizalama seçimlerinin kendisi bir dünya görüşüdür. Ve öneri algoritması hâlâ sesler arasında seçim yaparken, yapay zekâ asistanı o sesleri tek bir otorite sesinde eritiyor. Bir haber akışı sizi yönlendirir; bir yapay zekâ cevabı, seçildiğini belli etmeyen bir cevap olarak gelir. Hegemonik iktidarın en saf hali budur.
Peki bu köşe yazısını niye yazdım?
Teknoloji şirketlerinin başındaki isimlere öğüt vermek için değil, hepimizin fark etmesi gereken bir şey var diye. Sizin ürününüz bir uygulama değil; milyarlarca insanın gerçekliği algılama altyapısı. Bir nesil siyaseti, bilimi, birbirini bu sistemlerin içinden öğreniyor. Bu bir iletişim sorunu değil, bir medeniyet meselesi. Ve Gramsci’nin bize hatırlattığı en rahatsız edici şey şu: Hegemonyayı kuran tarafın hiçbir zaman kötü olduğunu düşünmemesi. Kimse sabah kalkıp “bugün sağduyuyu ele geçireceğim” demez; sadece metriği büyütür, ayarlara dokunmaz.