Değerli Okurlarım
29 Ekim’de Anıtkabir’in merdivenlerinden inerken küçük bir an yaşandı. Devlet Bahçeli sendeleyince Müsavat Dervişoğlu koluna girdi, iki lider birlikte yürüdü, gülümsedi ve kısa bir sohbet gerçekleşti.
Normal bir ülkede nezaket diye geçiştirilecek bu görüntü, bizde siyasi sadakat testine dönüştürüldü. Kimi buzların eridiğini söyledi, kimi itiraz etti. İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta, “Bunu kabul etmiyorum” diyerek tepki gösterdi.
Peki, neyi kabul etmiyoruz? Bir insanın diğerine el uzatmasını mı, yoksa siyasetin ezberlerini bozan bu insanlık hâlini mi?
Dervişoğlu’nun “Bugün olsa yine aynısını yaparım” sözü, aslında tartışmanın en güçlü cevabıydı. Çünkü bir kol uzatmak, siyasi teslimiyet değildir. Bir düşüşü önlemek, bir davadan vazgeçmek hiç değildir.
Üstelik ortada unutulacak bir siyasi geçmiş de yok. Dervişoğlu’nun Bahçeli’nin Öcalan çağrısına karşı kürsüden urgan fırlattığı, Bahçeli’nin o urganı odasına astığı günler daha dün gibi. Aradaki siyasi mesafe yerinde duruyor. Değişen, yalnızca merdivende sergilenen bir şey tavır.
Asıl mesele de burada başlıyor: Siyaseti öylesine dar bir alana hapsettik ki nezaketi bile ihanet, hoşgörüyü bile taviz, insafı bile zafiyet sayıyoruz. Her jestin arkasında pazarlık, her tebessümün altında hesap, her tokalaşmanın ardında ittifak arıyoruz.
Bu, siyasetin güçlenmesi değil; siyasetin kendi korkularına esir düşmesidir.
Parti tabanlarının hassasiyetleri elbette önemlidir. Siyasi eleştiri de demokrasinin hakkıdır. Ancak bir milletvekilinin itirazından daha büyük bir sorun var: Siyasetin, kendi insanına insanca davranma izni bile vermeyen bir iklime sürüklenmesi.
Düşünün; rakibine kol veren lider, kendi mahallesinde savunmaya geçmek zorunda kalıyor. Çünkü siyasi rekabet artık yalnızca sandıkta değil, vicdanın sınırlarında da yürütülüyor. Herkes kendi mahallesine mahkûm, herkes kendi öfkesinin nöbetçisi!
Oysa bu ülkenin siyasi hafızasında rakiplerin birbirine insanlık gösterdiği nice örnek var. İnönü-Menderes, Demirel-Ecevit, Erdoğan-Kılıçdaroğlu vs uzanan farklı dönemlerde, siyasi mücadele sürerken insani temaslar da yaşandı. Bu temaslar ne siyasi ayrılıkları ortadan kaldırdı ne de demokrasiyi zayıflattı.
Çünkü demokrasi, rakibinden nefret etme, onu yok sayma onu imha etme özgürlüğünden ibaret değildir. Rakibinin hakkını, hukukunu ve insanlığını tanıyabilme olgunluğudur.
Anıtkabir’in merdivenlerinde yaşananlar bir ittifakın ilanı değil. Bir siyasi dönüşümün müjdesi de. Fakat siyasetin aynasına tutulmuş küçük ışık. O ışıkta şunu gördük: Bir insanın koluna girmekten korkan siyaset, yarın aynı insanla aynı masaya oturmaktan da korkar. Rakibine uzanan eli sorgulayan anlayış, bir gün uzlaşmanın kendisini de suç sayabilir.
Cumhuriyet’in 103. yılında ihtiyacımız olan şey, herkesin birbirini sevmesi değil. Siyasetin düşmanlık üzerinden kendisine iktidar alanı açmaktan vazgeçmesidir.
Türkiye’de biz “aynı yolda farklı kolda” siyasi yolculuklara çok şahit olduk, oysa “aynı kolda farklı yolda” bir siyasi iklime tam da bugünlerde ihtiyaç var.
Müzakereyi mücadeleye
Nezaketi nefrete
Samimiyeti öfkeye kurban etmeyelim,
Farklı düşünelim ama bir yaşayalım.
El uzatalım, kol kola girelim, sırt sırta verelim
İstikbale yürüyelim
Kalın sağlıcakla