Altın Küre’de En İyi Film ve En İyi Aktris ödüllerine layık görülen, Oscar Ödülleri’nde de 8 adaylık kazanan, yılın en çok beklenen yapımlarından Hamnet vizyondaki yerini aldı. Film, Maggie O’Farrell’ın çok satan romanından, Çinli yönetmen Chloe Zhao tarafından sinemaya uyarlanıyor. İnsanın en derin acısı olan evlat kaybının, dünya edebiyatının en büyük eserlerinden birine evrilme sürecini hikâyeleyen yapım, 2020’de Nomadland ile yakaladığı şiirsel dil ve belgeselvari gerçekçilikle Oscar’a ulaşan Zhao’nun kamerasıyla adeta bir görsel ağıda dönüşüyor. İzleyiciyi 16. yüzyıl İngiltere’sinin çamurlu ve puslu atmosferine taşıyan Hamnet, aşina olunan steril ve tiyatrovari dönem filmlerinden çok uzakta; toprağa, doğaya ve insanın en savunmasız hallerine temas ediyor.

William Shakespeare’in henüz 11 yaşındaki oğlu Hamnet’in vefatının ailesi üzerindeki yıkıcı etkisine odaklanan film; aslında daha çok Shakespeare’in doğayla iç içe yaşayan, şifacı ve sezgileri kuvvetli karısı Agnes’in (tarihteki adıyla Anne Hathaway) hikâyesi. İnsanlardan daha çok iletişim kurduğu ve kolunda taşıdığı şahin, Agnes’in, toplumun dayattığı ev kadını kalıplarına sığmayan, gökyüzü kadar geniş ve orman kadar yabanıl tarafını temsil ediyor. Veba salgını atmosferinde, iyi planlanmış bir twistle, ani gerçekleşen büyük kayıp, aileyi ağır bir yıkıma uğratır. Tiyatro çalışmaları için Londra’da bulunduğundan dolayı, evladı acılar içinde ölürken yanında olamayan baba, nihayetinde bu acıyı Hamlet oyununu sahneye koyarak ölümsüzleştirir. Hikâyeyi didaktik bir biyografi veya hayat öyküsü olmaktan çıkaran yapım, kaybın acısını merkeze alarak, tür sınırlarını aşan muazzam bir yas portresine dönüşüyor.

Romanın yazarı Maggie O’Farrell ve Chloe Zhao’nun metni nasıl ilmek ilmek dokuduğuna ayrı bir parantez açmak şart. Kitabı okuyanların bildiği lirik anlatım, filmde de korunmuş ama sinema diliyle yeniden ve belki de roman metnini aşan bir şekilde geliştirilmiş durumda. Bu nedenle, Oscar Akademisi’nin En İyi Senaryo dalında Hamnet’i ödüllendirmesi hiç de sürpriz olmayacaktır. Konvansiyonel dönem filmlerinin ağdalı yapısından tamamen arındırılmış olan diyaloglar son derece yalın, samimi ve bıçak gibi keskin. Karakterler birbirlerine uzun uzun dil dökmek yerine, bazen sadece bir bakışla ya da yarım kalmış bir cümleyle anlaşıyorlar. Özellikle Agnes ve kocasının, oğullarının kaybından sonraki sahnelerde paylaştıkları yoğun sessizlik -bazen de çığlıklar- kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerde acının nasıl somutlaştığını gösteriyor. Karakterlerin yaşadığı travmayı açıklamak için uzun monologlara ya da büyük yüzleşmelere ihtiyaç duymayan, Shakespeare mitini de arka planda tutarak, onun eserlerine ilham veren duygusal kırılmayı yansıtan film, kaybın yalnızca yokluk değil, aynı zamanda yaratıcı bir dönüşüm alanı olabileceğini gözler önüne seriyor.

Yapımda görsel bir motif olarak karşımıza çıkan karanlık kapılar ve ağaç kovukları, yaşam ile ölüm arasındaki eşik duygusunu derinlikli bir şekilde simgeliyor. Agnes’in, ormanda bir ağacın altındaki karanlık kovuğun önünde yatması, onun şifacı gücüyle ölümü sezen mistik bağını kurarken; aynı karanlık kapının Hamnet’in son anlarında ve finaldeki tiyatro sahnesinde belirmesi, kederin mekânsal bir sürekliliğe kavuşmasını sağlıyor. Zhao, bu karanlık geçitler aracılığıyla ölümün bir son değil, başka bir boyuta geçiş olduğu hissini pekiştirirken, Shakespeare ise oğlunun içinden geçip gittiği o karanlık kapıyı sahnede yeniden inşa ederek, yası sanatın süzgecinden geçirip ölümsüz kılıyor.

İzleyicinin daha önce Maggie Gyllenhaal’un The Lost Daughter filminde birlikte izleme fırsatı bulduğu Jessie Buckley ve Paul Mescal bu kez başrollerde. Ancak şunun altını kesinlikle çizmek gerekir ki hikâyenin ruhunu taşıyan muazzam performans Jessie Buckley’e ait. Taboo, Chernobyl ve Fargo gibi TV serileri ile Judy, The Lost Daughter ve Women Talking gibi başarılı filmlerde rol alan Buckley, ‘Agnes’ performansıyla devleşiyor. Her rolünde çıtayı biraz daha yukarı taşıyan aktris, burada sadece kederli bir anneyi oynamıyor, acıyı fiziksel olarak yaşadığını izleyicinin iliklerine kadar hissettiriyor. Ormanda bitki toplarkenki o yabanıl kızdan, bir ailenin hanımına evriliş süreci ve sonrasında yitirdiği oğlunun cansız bedenine sarıldığı andaki sessiz haykırışı ve sahici kederi En İyi Aktris Oscar ödülüyle de taçlandırılacaktır. Paul Mescal ise 2022’de Oscar adaylığı kazandığı Aftersun ve All of Us Strangers filmlerinde görülen melankolik ve kırılgan erkek portresini bu kez 16. yüzyıla taşımayı başarıyor. Shakespeare’i bir deha olarak değil, suçluluk duyan, kaçan ve sonunda acısıyla yüzleşmek zorunda kalarak kalemi eline alan, hüzünlü bir baba olarak başarılı bir oyunculukla canlandırıyor. Usta Ridley Scott, Gladiator II’de hangi düşünceyle başrolü ona emanet etti bilinmez ama Mescal tam olarak bu rollerin adamı denilebilir. İkilinin arasındaki kimya, tutkudan ziyade ortak bir yaranın paylaşımı üzerine kurulu ve bu da performanslarını daha etkileyici kılıyor. Oyunculuklar noktasında Jupe Kardeşler’in de hakkını teslim etmek gerek. ‘Hamnet’ karakterine duru ve masum çocuk performansıyla son derece başarılı bir şekilde hayat veren Jacobi Jupe, hikâyenin dramatik merkezini tam olarak dolduruyor. Perdedeki her görünüşünde, yaklaşan kaybın ağırlığını derinden hissettirirken, ardında bıraktığı telafisi imkânsız boşluğu da izleyicinin kalbinde derin bir sızıya dönüştürüyor. Onun ağabeyi olan Noah Jupe ise bir çocuk oyuncu olarak -tabi artık 20 yaşında- yeteneğini yıllar önce Wonder, Suburbicon, A Quiet Place, Ford v Ferrari gibi filmlerde ispatlamıştı. Burada sadece finaldeki tiyatro oyunu sekansında izlediğimiz Noah Jupe, ‘Hamlet’ rolünde, Hamnet’in yarım kalmış öyküsünü sahnede tamamlayarak, yasın ve sanatın kesiştiği o can alıcı noktayı duygusal bir şekilde mühürlüyor.

Doğal ışığın yumuşak ve hüzünlü tonları, gösterişten uzak bir şekilde dengeli kullanılarak, Stratford kırsalı; çamuru, rüzgârı, yağmuru ve ateşi hissettiren sinematografi ile adeta bir tablo gibi resmediliyor. Karakterlerin yüzlerine, ellerine, doğadaki detaylara oldukça yakından bakan Zhao’nun kamerası, dönemin kokusunu izleyicinin burnuna kadar getiriyor. Yaşanmışlık kokan mekanlar, sokaklar ve dönem atmosferini iyi yansıtan kıyafetler ile prodüksiyon tasarımı da filmin doğallığını destekler nitelikte. Hamnet’in prodüksiyon ve kostüm tasarımı dallarında da Oscar adayı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Filme bir diğer Oscar adaylığı kazandıran minimalist müzikleri de acının sesini bastırmadan, kaybın ağırlığını rüzgârın uğultusuna eşlik eden ince bir tını gibi notalara döküyor.

Ezcümle Oscarlı yönetmen Chloe Zhao’nun imzasını taşıyan Hamnet, sanatın iyileştirici gücünden öte bir hayatta kalma biçimi olduğuna dair yapılmış en zarif filmlerden. Ajite etmeden, bağıra çağıra ağlatmaya çalışmadan, acının gündelik hayatın içine nasıl sızdığını, bir annenin yasını ve bir babanın pişmanlıklarını o kadar duru bir dille anlatıyor ki finalde sahnelenen oyunun, ölen bir çocuğa yazılmış en uzun ve en acıklı veda mektubu olduğuna izleyiciyi ikna ediyor. Jessie Buckley’nin üstün performansı ve Zhao’nun şiirsel gerçekçilikle tarihsel anlatıyı başarılı bir şekilde birleştiren anlatımıyla, izleyicinin ruhunda silinmeyecek bir iz bırakmayı başaran, son yıllarından en iyi filmlerinden biri olan Hamnet, salondan ayrılırken izleyicide şu aydınlanmaya neden oluyor: Bazı kayıplar insanı eksiltmiyor; onu, acıyı anlamlandırmaya ve sanata dönüştürmeye zorluyor.