Sick of Myself (2022) ve Dream Scenario (2023) filmleri ile insanın narsisizmine, beğenilme arzusuna ve toplumsal hezeyanlarına ayna tutan Norveçli yönetmen Kristoffer Borgli imzalı The Dramavizyondaki yerini aldı. Avrupa estetiği ile Amerikan prodüksiyon gücünü nasıl kusursuzca harmanladığını bir kez daha kanıtlayan Borgli, rahatsız edici mizah anlayışı ve karakterlerin psikolojik çözümlemelerindeki keskinlikle dikkat çekmeye devam ediyor. Modern ilişkilerin sahicilikten uzaklaşan doğasını soğukkanlı bir gözle inceleyen The Drama, izleyiciyi de bu yapaylığın bir parçası hâline getiriyor.

01D6B4Fe D700 4F84 A708 C89Da5B44D6E

Görünürde kusursuz ve birbirine derin bağlarla kenetli bir çift, düğün hazırlığı yaptıkları dönemde, hayatlarının en mutluaşamasında bir itiraf sarmalının içine düşer. Birbirlerine dair bilmedikleri, hatta kendilerine bile itiraf edemedikleri geçmiş sırları,bir dost sohbeti sırasında dile dökülmeye başlayınca, ikilinin güven temeli üzerine inşa ettiği, sarsılmaz olarak gördüğü ilişkileri bir anda kumdan kaleye dönüşür. Bu noktada tipik bir sırların ifşasıdramasına sıkışmayan film, gerçeğin kendisinden ziyade algılanış biçiminin bir ilişkiyi nasıl kemirdiğinin altını çiziyor. Toplumunçiftlere dayattığı şeffaflık maskesinin ne kadar ağır bir yük olabileceğinin, gerçeğin her kalbin taşıyabileceği bir gaileolmadığının otopsisini yapıyor.

Ff848C16 682B 45D8 866A F26D249927C1

Gerilimi dışsal bir faktörden değil, bizzat karakterlerin kendi geçmişlerinden ve birbirlerine duydukları güvenden damıtanBorgli’nin senaryosu, izleyiciyi karakterlerin zihnindeki karanlık labirentlere hapsediyor. Olay örgüsü ilerledikçe dürüstlük kavramı yüce bir erdem olmaktan çıkıp, her şeyi yerle bir eden bir kitle imha silahına dönüşüyor. Modern ilişkilerin üzerine kurulu olduğu ince buz tabakasının her an çatlamaya hazır olduğunu insanın yüzünevuran, soğukkanlı ve son derece sert bir metin. Yönetmenin alışıldık absürt mizahından sıyrılıp bu kez çok daha bıçak sırtı bir yere evrilen diyaloglara bakıldığında; karakterlerin kurduğu cümleler -her ne kadar birbirlerini incitmemeye çalışsalar da- karşı tarafın zayıf noktasını bulup orayı kanatan oklar gibi. Bunun yanında, söylenenlerden ziyade, asıl gerilimi sessizlikler yaratıyor.

Deeab82F 0D82 4C87 A549 5C5D53E119Be

Başrollerin birbirleriyle olan kimyası, filmin atmosferini ayakta tutan yegâne unsur. Karakterlerin arasındaki paslaşmalar, en ufak mimik ve jestlerin bile büyük anlamlar taşıdığı bir işçiliğe sahip. Zendaya, ‘Emma’ karakterinin kırılganlığını kontrollü bir şekilde aktarırken, ‘Charlie’ rolündeki Robert Pattinson ise daha dışavurumcu ve daha katmanlı bir performans sergiliyor.Karakterlerinin karanlık taraflarını apaçık bir şekilde ortaya koyarak, filmin organik yapısına hizmet eden Zendaya ve Pattinsonarasındaki uyum, klasik romantizmden öte, birbirini hem var eden hem de yok eden iki yabancının psikolojik düellosuna dönüşüyor.Hollywood’un, Yahudi kontenjanından meşhur etmeye çalıştığı, Paul Thomas Anderson'ın Licorice Pizza (2021) filmiyle tanınanAlana Haim’in ise tüm yetersizliğiyle cast’ın yapısını bozduğu söylenebilir.

Db9D66Df 0Aae 409E Ab69 Ceea03C04255

Teknik açıdan yapım, Borgli’nin filmografisindeki minimalist görsel dilini temsil ediyor. Yüzeyde sade görünen ama alt katmanlarda son derece hesaplı tercihler barındıran bir sinematografi tasarlayan yönetmen, gösterişten özellikle kaçınarak biçimi içeriğin hizmetine sokuyor. Karakterlerin iç dünyasındaki klostrofobiyi yansıtmak adına, genellikle dar açıları ve asimetrik çerçevelemeleri tercih ediyor. Yakın planları bile, empati kurdurmayıp, izleyiciyi rahatsız edecek bir mesafede konumlandıran Borgli, yüzlere fazla yaklaşmadan, onların iç dünyasına tam olarak girmemize izin vermeyen bir çerçeve kuruyor. Renk paletindeki soğuk ve nötrtonlar, ev hayatının sıcaklığıyla tezat oluşturarak izleyiciyi sürekli bir teyakkuz halinde tutuyor. Kurgudaki ani sıçramalar ve zaman algısıyla oynayan geçişler, karakterlerin zihinsel karmaşasını seyirciye doğrudan zerk ederken, bazı sahnelerde ritmin bilinçli olarak bozulduğu hissediliyor. Geleneksel anlamda yönlendirici birmüzikten özellikle kaçınılırken, bunun yerine sessizlikler, ortam sesleri ve diyaloglar arasındaki boşlukların ön plana çıkarılması,karakterlerin söylemedikleri şeyleri duyulur kılıyor. Prodüksiyon tasarımı, karakterlerin ruhsal sıkışmışlığını, klostrofobik mekânlarlasomutlaştırırken; makyaj tercihleri ise karakterlerin hırpalanmışlığını doğrudan yüzlerine yansıtıyor.

Ezcümle; The Drama, her ne kadar bir ilişkinin yıkımına odaklansa da hemen herkesin cebinde taşıdığı küçük yalanların ve büyük korkuların manifestosu adeta. İzleyicinin ruhuna bir cerrah titizliğiyle yaklaşıp, mutlak güven hissine ağır bir neşter vuran Borgli, dürüstlüğün bazen en büyük silah olabileceğini ve gerçeğin, onu taşımaya hazır olmayan kalplerde ağır tahribatlar yaratabileceğini gösteriyor. Çağdaş bireyin samimiyetle olan imtihanı niteliğindeki yapım; insan ruhundaki derin ve karanlık kuyuları taşlayan sinemanın, insanı kendi yalanlarının puslu aynasında yapayalnız bırakan sarsıcı bir yüzleşme durağı olduğunu hatırlatıyor ve koltuğundan kalkarken izleyicinin üzerinde büyük bir ağırlık bırakıyor.