Siyasette bazı dosyalar vardır; sadece bir belediyenin imar arşivinde kalmaz.

Bir ruhsatın kenarından çıkar, bir iskân belgesinin altındaki imzadan yürür, bir yapı denetim formunun tarihinden sızar ve sonunda büyük bir siyasi anlatının tam ortasına oturur.

Beylikdüzü Belediyesi ve İmamoğlu İnşaat dosyası tam da böyle bir dosyadır.

Çünkü mesele yalnızca birkaç binanın ruhsat projesine aykırı yapılıp yapılmadığı meselesi değildir. Mesele, yıllardır kamuoyuna “temiz belediyecilik”, “şeffaf yönetim”, “hesap verebilir siyaset” diye sunulan vitrinin arkasında nasıl bir imar düzeni kurulduğu iddiasıdır.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında, Beylikdüzü Belediyesi ile İmamoğlu İnşaat bağlantılı dosyada 28 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. 27 kişi yakalandı. Dosyada belediye çalışanları, şirket yetkilileri ve yapı denetim firmaları var.

Başsavcılık açıklamasına göre soruşturmanın merkezinde çok kritik bir iddia bulunuyor: İmamoğlu İnşaat’ın yaptığı bazı projelerde imar mevzuatına ve ruhsat projelerine aykırılıklar tespit edildiği halde, Beylikdüzü Belediyesi tarafından bu yapılara yapı kullanım izin belgesi, yani iskân verildi.

Şimdi burada durup sormak gerekir.

Bir vatandaş evinin balkonuna camekân yaptığında belediye kapısına dayanıyor. Bir esnaf tabelasını birkaç santim büyüttüğünde zabıta karşısına dikiliyor. Bir müteahhit ruhsat dışına çıktığında normal şartlarda imar mevzuatı devreye giriyor.

Peki işin içinde İmamoğlu İnşaat olunca sistem nasıl işledi?

Ruhsata aykırılık iddiası varsa kim gördü?

Kim görmedi?

Kim görmezden geldi?

Kim imza attı?

Kim denetledi?

Kim iskân verdi?

Bu soruların cevabı yalnızca hukuk dosyasının değil, aynı zamanda siyasi ahlak tartışmasının da konusudur.

Çünkü Ekrem İmamoğlu’nun siyasi kariyerinin başlangıç noktası Beylikdüzü’dür. “Yeni nesil belediyecilik” diye pazarlanan hikâyenin ilk sahnesi orasıdır. İstanbul yürüyüşünün vitrini orada kurulmuştur. Bugün o vitrinin arkasından usulsüz iskân iddiaları, yapı denetim tartışmaları ve kamu zararı suçlamaları çıkıyorsa, bunun adı sadece adli soruşturma değildir; bu, siyasi söylemin de sorgulanmasıdır.

Dosyada dikkat çeken bir başka başlık da yapı denetim sürecidir. Başsavcılık açıklamasına yansıyan iddialara göre, bazı yapı denetim firmalarının önceden belirlendiği, eski tarihli formların daha sonraki projelere aktarıldığı ve ruhsata aykırılıkların muvazaalı biçimde görmezden gelindiği ileri sürülüyor.

Bu iddia doğruysa karşımızda basit bir “imar hatası” değil, organize bir işlem zinciri vardır.

Önce denetim zemini hazırlanıyor.

Sonra proje ilerliyor.

Sonra aykırılıklar görmezden geliniyor.

En sonunda da belediye iskân veriyor.

Yani vatandaşın karşısına hukuk diye çıkan sistem, bazıları için kolaylaştırıcı mekanizmaya dönüşmüş olabilir.

Bütün mesele de burada düğümleniyor.

Türkiye’de belediyecilik, özellikle büyükşehirlerde, sadece yol, park, kaldırım meselesi değildir. Belediyecilik aynı zamanda arsa değeridir, imar hakkıdır, ruhsattır, iskândır, ranttır. Bir imza, milyonlarca liralık değer üretir. Bir plan notu, bir şirketin kaderini değiştirir. Bir yapı kullanım belgesi, ruhsata aykırı olduğu iddia edilen bir yapıyı piyasada satılabilir, kullanılabilir, değerli hale getirir.

Onun için belediye imar dosyaları, siyasetin en çıplak aynasıdır.

Kimin vatandaşa mevzuat, kimin yakınına kolaylık uyguladığını orada görürsünüz.

Kimin “şeffaflık” dediğini, kimin kapalı kapılar ardında hangi işlemlere göz yumduğunu orada anlarsınız.

Beylikdüzü dosyasının önemi de buradadır.

Bu dosya, İmamoğlu’nun siyasi anlatısının tam kalbine temas ediyor. Çünkü burada adı geçen yapı sıradan bir üçüncü şirket değil; İmamoğlu soyadını taşıyan bir inşaat şirketi. Burada işlem yapan kurum sıradan bir belediye değil; Ekrem İmamoğlu’nun siyasi yükselişini başlattığı Beylikdüzü Belediyesi. Burada tartışılan belge sıradan bir evrak değil; bir yapının hukuken kullanılabilir hale gelmesini sağlayan iskân belgesi.

Bu yüzden kimse bu dosyayı “teknik ayrıntı” diye küçümseyemez.

Tam tersine, soruşturma derinleştikçe şu soru daha yüksek sesle sorulacaktır:

Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü hikâyesi gerçekten anlatıldığı kadar temiz miydi?

Elbette hükmü mahkemeler verecek. Kimse, yargı kararı olmadan suçlu ilan edilemez. Fakat kamuoyu da şu soruları sorma hakkına sahiptir:

Bu projelerdeki aykırılıklar neydi?

Bilirkişi raporlarında hangi tespitler yer aldı?

Yapı denetim firmaları nasıl belirlendi?

Belediye bürokrasisi hangi imzaları attı?

İskân süreci kimlerin onayından geçti?

Ve en önemlisi: Bu işlemlerden kimler kazanç sağladı?

Siyasi sorumluluk, ceza sorumluluğundan daha geniş bir alandır. Ceza hukuku kişisel kusuru arar. Siyaset ise yönetim ahlakını, kamu sorumluluğunu ve kurulan düzeni sorgular.

Bugün Beylikdüzü dosyasında asıl bakılması gereken yer de burasıdır.

Çünkü “ben bilmiyordum” cümlesi, belediye başkanlığı makamı için her zaman kurtarıcı değildir. Hele söz konusu olan imar, ruhsat, iskân ve aile soyadını taşıyan bir şirketse, kamuoyunun beklediği cevap çok daha nettir.

Beylikdüzü’nde ne oldu?

Kim yaptı?

Kim izin verdi?

Kim denetlemedi?

Kim imzaladı?

Kim sustu?

Bugün operasyonla başlayan süreç, yarın mahkeme salonlarında ayrıntılanacaktır. Ama siyasi sonuç şimdiden açıktır: İmamoğlu’nun “temiz yönetim” vitrini, Beylikdüzü’nün iskân dosyalarıyla ciddi biçimde sınanıyor.

Ve bazen bir siyasi kariyeri asıl sarsan şey büyük meydan konuşmaları değil, belediye arşivinden çıkan küçük bir imzadır.