Dün aldığım bir haber karşısında gerçekten şok oldum.
Hani ünlülerden her gün birini öldürürler ya…
Sosyal medyada, bazı internet sitelerinde ya da WhatsApp gruplarında hiçbir araştırma yapılmadan, doğruluğu teyit edilmeden “öldü”, “hayatını kaybetti” diye haberler dolaşır.
O kadar çok gördük ki bunları…
Hatta artık bir sanatçının ölüm haberini gördüğümüzde ilk refleksimiz inanmak değil, “Acaba bu da yalan haber mi?” diye düşünmek oluyor.
İşte dün Almanya’dan bana gelen bir mesaj da ilk anda tam olarak böyle hissettirdi.
Mesaj Almanya’da bir organizatörden geldi.
“Abi selam, Cansever vefat etti.”
Bir an inanamadım.
Çünkü Cansever’i tanıyordum, biliyordum. Sağlık sorunlarıyla mücadele ettiğini de biliyordum ama insan yine de böyle bir haberi bir anda kabullenemiyor.
Hemen Cansever’in menajeri, sevgili Erhan Arı’yı aradım.
“Erhan, doğru mu abi?” diye sordum.
“Doğru abi…”
İşte o iki kelimeyle telefonun diğer tarafındaki ses, aslında benim için de acı gerçeği doğrulamış oldu.
Cansever hayatını kaybetmişti.
Ve insan böyle bir haberi duyunca ne diyeceğini bilemiyor.
Çünkü Cansever sıradan bir şarkıcı değildi.
Onun hayatına baktığınız zaman sadece bir sanatçının kariyerini değil, başlı başına bir mücadele hikâyesini görüyorsunuz.
Acılarla yoğrulmuş bir hayat…
Sağlık problemleriyle geçen yıllar…
Ama bütün bunlara rağmen sahneye çıktığında o güçlü gırtlağıyla insanın yüreğine dokunan bir kadın…
CANSEVER’İN HAYATI DA ŞARKILARI GİBİ ACIYDI
Cansever, 8 Temmuz 1967’de Kuzey Makedonya’nın Veles kentinde, yedi çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi.
Gerçek adı Dzansever Dalipova idi.
Daha küçücük yaşlarda hayatın zorluklarıyla tanıştı.
12 yaşındayken sokakta çocukların attığı bir sopa nedeniyle tek gözünü kaybetti.
Daha sonra sağlık sorunları hiç peşini bırakmadı.
1994 yılında ankilozan spondilit olarak bilinen romatizmal hastalık nedeniyle iki büklüm oldu. Yıllarca bu hastalığın zorluklarını taşıdı.
Düşünün…
Bir insanın sahneye çıkması, şarkı söylemesi, insanları eğlendirmesi bile başlı başına bir mücadeleye dönüşmüş.
Ama Cansever pes etmedi.
Türkiye’de tedavi imkânı bulamayınca yıllarca bu hastalıkla yaşadı. 2007 yılında Almanya’ya yerleşti. 2009 yılında Almanya’da ameliyat oldu ve yıllardır sırtında taşıdığı kamburluk probleminden kurtuldu.
Ama sağlık mücadelesi burada da bitmedi.
2026 yılında bu kez lösemi teşhisi konuldu.
Almanya’da tedavisi devam ediyordu.
Geçtiğimiz hafta sonu geçirdiği ağır bir enfeksiyon nedeniyle yeniden hastaneye kaldırıldı.
Son iki gündür sağlık durumunun kritik olduğu belirtiliyordu.
Ve maalesef…
8 Ağustos 2026’da Almanya’nın Essen kentinde tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.
90’LI YILLARDAN BUGÜNE…
Cansever’in Türkiye’deki hikâyesi ise 1990’lı yıllarda başladı.
1997 yılında İbrahim Tatlıses’in sunduğu İbo Show programına çıktı.
“Kara Çadır” türküsünü öyle kendine has bir yorumla söyledi ki, bir anda herkesin dikkatini çekti.
Sonrasında albümler geldi.
“Meçhul”…
“Cemalim”…
“Yollar Hasta Ben Yorgunum”…
“Farklı Yorum”…
“Ben Ne Günler Gördüm”…
“Hâlâ Seviyorum”…
“Doya Doya Arabesk”…
Ve daha niceleri…
“Ağla Gözbebeğim”, “Sen de Gittin”, “Kime Bu İnat” gibi şarkılarıyla milyonların hafızasında yer etti.
Özellikle “Kime Bu İnat” milyonlarca dinlenmeye ulaşarak Cansever’in unutulmaz eserlerinden biri oldu.
Cansever’in en önemli özelliği ise bence sadece sesi değildi.
Yorumuydu.
Şarkıyı herkes söyleyebilir.
Ama herkes şarkıyı yaşatamaz.
Cansever söylediği şarkının acısını, hüznünü, isyanını dinleyene geçirebilen bir sanatçıydı.
Çünkü belki de kendi hayatında o kadar çok acı yaşamıştı ki, söylediği her şarkının içine kendi hayatından bir parça koyuyordu.
O yüzden Cansever’i dinlerken sadece bir şarkıcıyı dinlemiyordunuz.
Bir hayat hikâyesini dinliyordunuz.
ALMANYA’DA YAŞADI, TÜRKİYE’Yİ HİÇ BIRAKMADI
Cansever uzun yıllardır Almanya’da yaşıyordu.
Ama Türkiye ile bağını hiç koparmadı.
Konserleri olduğunda, televizyon programlarına katılacağı zaman Türkiye’ye geliyor, sevenleriyle buluşuyordu.
Almanya’da yaşayan Türkler ve Avrupa’daki gurbetçiler tarafından da çok seviliyordu.
Benim dün o acı haberi Almanya’dan almam da aslında bunun bir göstergesi.
Cansever sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da da ciddi bir hayran kitlesine sahipti.
90’lı yıllardan bugüne çok büyük bir seven kitlesi biriktirdi.
Kendine has yorumu, güçlü sesi ve o muhteşem gırtlağıyla arabesk müziğin kendine özgü isimlerinden biri oldu.
SON GÜNLERİNDEKİ HALİ İÇİMİ ACITTI
Son günlerde Cansever’in sosyal medya paylaşımlarını takip edenler onun ne kadar halsiz olduğunu zaten görüyordu.
Hayranlarına, sevenlerine videolar çekiyordu.
Ama o videolarda bile bir şekilde güçlü durmaya çalışıyordu.
İnsan bazen bir sanatçının yüzündeki ifadeden bile çok şey anlıyor.
Cansever’in son dönem görüntülerine baktığınızda, yaşadığı sağlık mücadelesinin ne kadar ağır olduğu hissediliyordu.
Ama yine de o Cansever’di…
Hayata tutunmaya çalışan, mücadele eden, sevenlerine seslenen Cansever…
Ve şimdi o görüntülere bakınca insanın içi daha da acıyor.
Çünkü dün aramızdaydı.
Bugün ise hakkında geçmiş zaman kullanıyoruz.
MEHTAP YILMAZ’IN O PAYLAŞIMI…
Tam bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde sosyal medyada şarkıcı Mehtap Yılmaz’ın bir paylaşımını gördüm.
Mehtap paylaşımında adeta veryansın ediyor, Cansever’in hastalığı döneminde yaşanan vefasızlığa isyan ediyordu.
Hemen aradım.
“Noldu, hayırdır?” diye sordum.
Mehtap ağlıyordu, sesi titriyordu.
“Abi, Cansever’in hastalığında tek arayan, soran bendim. Bana ölmeden üç gün önce, ‘Ya görüyor musun beni? Hiçbir ünlü kişi ne aradı ne sordu. Çok üzgünüm bu vefasızlığa’ dedi. Ben de bir sürü dostu olan bu vefasızlara sitem ettim ve o paylaşımı yaptım” dedi.
Sonra bana bir de ses kaydı gönderdiğini söyledi.
Ses kayıtlarını istedim, gönderdi.
Dinledim…
Cansever kendi sesinden Mehtap’a şöyle diyordu:
“Mehtap, sen benim ailemdensin. Ne kadar uzakta da olsak, buluşamasak da sen her zaman beni aradın, sordun. Ölüm var, kalım var. İki şarkım var, onları kendime saklamıştım ama sana vermek istiyorum. Ne olur ne olmaz…”
Bu sözler beni gerçekten çok duygulandırdı.
Bir de kendi el yazısı ve imzasıyla, “Cansever bana ait olan ‘Süperisi’ adlı eserimin sanatçı Mehtap Yılmaz tarafından okunmasına muvafakat ediyorum” diye yazıp, “Dzansever Dalipova (Cansever)” imzasıyla Mehtap’a WhatsApp’tan göndermiş.
Ölmeden sadece üç gün önce…
Mehtap’ı çok severim. Onun da hayatı mücadele içinde geçti. Cansever’in hastalığında onu araması, sorması ve yanında olması belli ki Cansever’in gönlünde çok özel bir yere dokunmuş.
Mehtap’ın paylaşımı da işte bu vefasızlığa duyduğu isyandı.
Bazen gerçek dostluk, kalabalıkların içinde değil, insanın en zor gününde yanında duran tek kişide saklıdır.
Cansever’in “Sen benim ailemdensin” sözü de bunun en güzel kanıtıydı.

BİZ SANATÇILARIMIZIN KIYMETİNİ NE ZAMAN BİLECEĞİZ?
Burası benim için ayrı bir mesele.
Biz sanatçılarımızın kıymetini çoğu zaman kaybettikten sonra anlıyoruz.
Hayattayken televizyon programlarında yeterince yer vermiyoruz.
Yeni şarkısı çıktığında ilgilenmiyoruz.
Sahneye çıktığında “eski sanatçı” deyip geçiyoruz.
Ama öldüğü zaman bir anda herkes Cansever’i konuşmaya başlıyor.
“Usta sanatçı…”
“Efsane ses…”
“Arabeskin güçlü ismi…”
“Unutulmaz sanatçı…”
Peki neden hayattayken?
Neden yaşarken bu insanların elinden tutamıyoruz?
Neden onları ekranlara taşımıyoruz?
Neden bir sanatçının kıymetini ancak tabutu omuzlara geldiğinde anlıyoruz?
Cansever’in hayatı aslında bize bunu da anlatıyor.
Bu kadın yıllarca mücadele etti.
Hastalıklarla savaştı.
Sahneye çıktı.
Şarkı söyledi.
Albümler yaptı.
İnsanlara müzik verdi.
Ve bugün aramızdan ayrıldı.
BİR DE ŞU ÖLÜM HABERLERİ MESELESİ VAR…
Dün yaşadığım olay bana bir şeyi daha düşündürdü.
Bugün o kadar çok sahte ölüm haberi yapılıyor ki gerçek bir ölüm haberi geldiğinde bile insan inanmakta zorlanıyor.
“Falanca öldü.”
“Filanca hayatını kaybetti.”
“Ünlü isim yaşamını yitirdi.”
Sonra bakıyorsunuz, sanatçı hayatta.
Kendisi açıklama yapıyor.
“Ben ölmedim” diyor.
Böyle bir düzen olabilir mi?
Bir insanın ölümünü haber yapmak, sıradan bir tık haberi değildir.
Çünkü ölüm şaka değildir.
Bir ailenin acısıdır.
Bir çocuğun babasız, bir eşin eşsiz, bir annenin evlatsız kalmasıdır.
Bu nedenle ölüm haberlerinde gazeteciliğin en temel kuralı devreye girmeli:
TEYİT.
Ben dün bana gelen haberi olduğu gibi paylaşabilirdim.
Ama yapmadım.
Çünkü Cansever’in menajeri Erhan Arı’yı aradım.
“Doğru mu?” diye sordum.
Ve ancak doğruladıktan sonra gerçeği kabullendim.
Gazetecilik budur.
Haber vermek sadece hızlı olmak değildir.
Doğru olmaktır.
CANSEVER’İN HAYATI ACILARLA GEÇTİ AMA SESİ HEP YAŞAYACAK
Cansever’in hayatına baktığımda bir başka şey daha görüyorum.
Hayat ona çok fazla acı verdi.
Çocukluğunda yaşadığı talihsiz olay…
Sağlık sorunları…
Yıllarca çektiği hastalık…
Almanya’da geçirdiği ameliyat…
Sonrasında lösemi…
Ve sonunda bu amansız mücadele…
Ama bütün bunların arasında Cansever bize çok güzel şarkılar bıraktı.
“Ağla Gözbebeğim” dedi.
“Kime Bu İnat” dedi.
“Cemalim” dedi.
“Yollar Hasta Ben Yorgunum” dedi.
Ve aslında belki de kendi hayatını anlattı.
Çünkü onun şarkılarında hayatından izler vardı.
Acısı vardı.
İsyanı vardı.
Sevdası vardı.
Yalnızlığı vardı.
Ve o yüzden insanlar onu sevdi.
ŞİMDİ SIRA VEFADA…
Cansever’in cenazesinin Kuzey Makedonya’da toprağa verileceği bildirildi; cenaze programının ayrıntılarının netleşmesi bekleniyor.
Şimdi yapılması gereken, onun ardından güzel konuşmak kadar, hayattayken verdiği emeği hatırlamak.
Cansever artık sahneye çıkamayacak.
Yeni bir albüm yapamayacak.
Yeni bir şarkı söyleyemeyecek.
Televizyon programına konuk olup o kendine has gülümsemesiyle karşımıza çıkamayacak.
Ama sesi kalacak.
Şarkıları kalacak.
Anıları kalacak.
Ve onu seven insanların hafızasında Cansever yaşamaya devam edecek.
Ben dün Almanya’dan gelen o mesajı okuduğumda ilk önce inanmadım.
Sonra Erhan Arı’yı aradım.
“Doğru abi” dedi.
İşte o anda içimde bir şey koptu.
Çünkü ölüm haberlerine alışılmıyor.
Hele tanıdığınız, bildiğiniz, aynı sektörde yollarınızın kesiştiği bir insanın ölümüne hiç alışılmıyor.
Mehtap Yılmaz’ın anlattıkları da şimdi bu acının üzerine başka bir acı daha ekledi.
Yalan dünyanın kanunu…
Ölüme çare yok.
Herkes canlı ama herkes bir gün mutlaka ölecek.
Mesele ne zaman öleceğimiz değil.
Mesele yaşarken birbirimizin kıymetini bilip bilmediğimiz.
Mesele bir telefon kadar yakın olan vefayı gösterip göstermediğimiz.
Mesele insanın arkasından konuşmak değil, hayattayken yanında olabilmek.
Cansever’in hayatı bize bunu bir kez daha gösterdi.
Ben dün o telefonu aldığımda inanmak istemedim.
Bugün ise onun ardından yazıyorum.
Ve biliyorum ki bundan sonra Cansever’i ne zaman dinlesem, sadece şarkısını değil, onun hayat mücadelesini de hatırlayacağım.
Cansever’e Allah’tan rahmet diliyorum.
Ailesine, yakınlarına, menajeri sevgili Erhan Arı’ya, dostlarına, sevenlerine ve onu yıllardır dinleyen milyonlarca hayranına sabır diliyorum.
Mehtap Yılmaz’a da sabır diliyorum.
Çünkü belli ki o da çok sevdiği bir dostunu kaybetmenin acısını yaşıyor.
Mekânın cennet olsun sevgili Cansever…
Sen hayatın boyunca acıyı söyledin.
Şimdi geride bıraktığın şarkılarla bizi ağlatacaksın.
**Güle güle güzel insan…
Güle güle Cansever…**
Sesin susmayacak.