Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi ve Gaziosmanpaşa Belediyesi’nin gelecek hafta düzenleyeceği “Dünden Bugüne Bosna-Hersek ve Aliya İzzetbegoviç Uluslararası Sempozyumu”na davetli konuşmacı olarak davet edildim. Nasipse Sempozyuma “Dayton Sonrası Bosna Hersek’in Yeniden Yapılandırılmasında Hukuk Reformu Önceliği: Engeller, Gereklilikler ve Başarılar” adlı bildiriyle katkı sağlayacağım.

Bu vesileyle, üç buçuk yıl süre ile yaşadığım ve Rektör olarak görev yaptığım Bosna’daki gözlemlerim ve yaşadığım döneme dair notlarımdan bazılarını sizlerle paylaşmak istedim:

Oradayken sürekli vurguladığım gibi Bosna Hersek’in problemlerinin hemen hemen tamamını bir şekilde hukukun ortaya çıkardığı engeller, hayatı karşılamada yetersiz hukuki düzenlemeler, kısıtlama ve sınırlamalar ile ağır bürokrasi oluşturuyor. Sosyal yapı, insani ilişkiler, devlet sistemi ve bürokrasisi, ekonomik işleyiş, ihracat-ithalat rejimi, Sosyalist dönemden gelen veya sonradan kazanılan alışkanlıklar, öğrenilmiş çaresizlikler vb.

Bir kısmı Dayton’dan gelen bir kısmı ise Balkan ülkelerinin ortak problemler. Her alanda olduğu gibi bu konularda da somut adımlara ihtiyaç var.

Dostum Dr. Ahmet Kulanic ile ortak editörlüğünü yaptığımız “Bosnia and Herzegovina: Law, Society and Politics” başlıklı kitap çalışması ile ülkedeki konu uzmanlarından bir durum tespiti yapmalarını ve çözüm önerilerini sunmalarını istemiştik. 350 sayfaya ulaşan bu çalışmayı International and Sarejova yayını olarak bundan tam iki yıl önce bugün ortaya çıkarmıştık. İngilizce 11 bölüm ve 22 değerli akademik çalışmadan oluşan bu kitap Bosna’nın yeniden yapılandırılmasına ilgi duyan herkesin başucu kitabı olacak mahiyette tespit ve önerileri sunuyordu. Yakında sunacağım bildirimi de bu çalışmayı yeniden hatırlatmak üzere sunmayı planlıyorum. Bosna’da da reform alanlarında bu kitap çalışmasından yararlanıldığını umuyorum.

Hafıza tazeledikten sonra kısaca bölgenin geçmişinden hareketle bugünü anlamaya çalışmanın doğru değerlendirme için gerekli olduğunu. Çünkü bir hafızaya ve deneyime dayanmayan gayret ve planların genellikle askıda ve sonuçsuz kaldığını tecrübe etmişizdir. Şimdi bölgedeki kısa tarihçeyi hatırlayalım:

Balkanlar’ın kaderi, bölgede imparatorluğun gücünün kırılmasından ve Balkan savaşlarından sonra bütünü ile değişmişti. 19. yüzyıldan itibaren Balkanlar’daki Türkler ve onlara yakın gruplar olan Boşnak, Arnavut ve Torbeş’lerin tehciri yani sürgünüyle acımasız bir trajedi başlamıştı.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında ise bölgenin Müslüman halkları çoğu fanatik ayrılıkçı örgütlerin insafına terkedilmiş oldu. Devlet gücünün ve denetiminin kalmadığı her bölgeden korkunç haberler geliyor idi. Fakat durum kontrol edilemediği gibi kaybın istatistiğini yapacak ve bir arşiv oluşturabilecek bir yapı da kalmamıştı. Bizler ancak aynı dönemlerde mezalimden canını kurtaranların Anadolu’ya ulaşmalarından sonraki hatıra ve kayıtlarından kısmen biliyoruz. Balkan muhacirleriyle aynı gerekçelerle ve aynı acımasızlıkla trajik bir kaderi paylaşan Kafkasyalılar ve Kırım Tatarlarıyla birlikte Balkan göçmenleri “muhacir” olarak Anadolu halkının yanında yer almışlardı.

Bu kısmı yalnızca bir hatırlatma olarak yazıyorum. Çünkü bu hatırlatma, Yugoslavya’nın çöküşü sonrasında 150 yıl öncesinden tekrar edilen ve unutulan olaylar zincirinin anlaşılabilmesi bakımından gereklidir. Yaşanan trajedinin gündemde kalabilmesi ve benzerlerinin tekerrür etmemesi ve problemlerin çözülebilmesi için gerekli olan adımların belki atılmamış/belki de atılamamış olması bize sorumluluklarımızı hatırlatıyor.

Bugün sorumluluğumuzu azaltabilecek yegâne yol bölgenin yeniden yapılanmasında artık azınlık durumuna düşmüş olan bize kardeş halkların, diğerleriyle eşit şartlar altında ve insan hakları standartlarına uygun şekilde yaşamalarını temin etmek.

Yaşanan bütün trajedi, haksızlık ve adaletsizliğe rağmen bugün kendi devletlerine sahip olan ancak güç dengeleri dolayısıyla dış müdahalelere fazlasıyla açık olan Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Kosova yalnız kalmamalı. Balkan ülkeleri arasında, Bosna-Hersek ve Arnavutluk’un hayati önemdeki partnerlerimiz olduğu unutulmamalı.

Hatta uluslararası konjonktürün şimdilik hala elverişli oluşu dolayısıyla Makedonya ve Karadağ ile ilişkilerimiz de sürekli gündemimizde kalmalı. Bu ülkelerin yeniden yapılanmasında ve Türkiye ile ilişkilerinde yapılabilecekler hiç de az değil. Ancak amatörce değil, artık profesyonelce olmalı.

Bölgenin ilgisiz kalındığında yaşadığı trajedi, 1992-1195 arasında Bosna’da ve daha sonra Kosova’da yaşanan olaylar zinciriyle gün yüzüne çıktı ve dünyanın ilgisini çekti. Bölgeyi kendi kaderine terk etmemek, büyük mali desteklerden çok, başarılı ve iddialı olduğumuz alanlarda onlara rehberlik yapılması ve profesyonel destekte bulunmak gerekiyor. Çünkü, gönlümüzden geçenler, iyi niyet, nostalji temenniler veya eksik-fazla algılarımız bölgeye hiçbir katkı sağlamıyor. Bazen de tam aksine belirli konularda hayal kırıklıkları oluşabiliyor.

Dolayısıyla, belirli konularda mevcut problemleri açık yüreklilikle tespit etmek ve çözüm önerileri sunan bir rehberlik yapmak ve karşılıklı uzman heyetlerin yıllarca sürecek işbirliği köprülerinin kurulması devamlılık için bir ön şart. Bunun tek seferlik, odaksız, sonuçsuz “sempozyumlar”la olmayacağı açık.

Neler yapılabileceğine izleyen yazımızda devam edeceğiz…