2007 yılında parlamenter sistemle yönetilen ülkemizde Cumhurbaşkanlığı seçimi, yasama merkezli; yargı, ordu ve toplum destekli bir siyasi krize sebebiyet vermiş; 367 Krizi olarak adlandırılan bu süreç, başkanlık sistemine geçişin önemli gerekçelerinden biri olmuştur. Bu süreçte CHP’nin takındığı tavır, demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. CHP, TBMM’de cumhurbaşkanının seçimine engel olmuş, siyasi kaygıyla ileri sürülen toplantı yeter sayısının peşinden gitmiş, seçimleri AYM’ye taşımış, kitleleri meydana, orduyu muhtıraya teşvik etmiştir. Sine-i millete dönülerek aşılan kriz sonrası, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliğine de karşı çıkmıştır. Özetle CHP, cumhurbaşkanının Meclis tarafından da halk tarafından da seçilmesine razı olmamıştır.

Yazıma böyle bir girizgâh yapmamın nedeni şu: Bu parti için tek meşru şey; kendi zihin dünyasından, parti kadrosundan, ideolojik tedrisatından çıkan söylem ve eylemlerdir. Ne demişti Kemalist ideolojinin ete kemiğe bürünmüş hâli Türkan Saylan: “Bu memlekette bizim istemediğimiz hiçbir şey olmaz. Menderes yaptı da ne oldu?” Farklılığa saygı duymayan, başkasına yaşam hakkı tanımayan bu nobran anlayış yine ve yeniden sahnede.

***

Mustafa Çiftçi ve Akın Gürlek’in bakan olarak atanmasının ardından koparılan “yemin krizi” fırtınası, aslında teknik bir tartışmadan çok siyasi bir güç gösterisi. Mesele ne bir cümlelik yemin metni ne de Meclis kürsüsünün itibarı. Mesele, Türkiye’de yürütme yetkisinin kim tarafından nasıl kullanıldığı.

2017 referandumuyla Türkiye, parlamenter sistemi geride bıraktı. Yeni düzende yürütme yetkisi doğrudan Cumhurbaşkanı’nda. Recep Tayyip Erdoğan’ın bakan atama yetkisi, anayasal düzenlemeyle tartışmaya kapalı.

Peki o zaman kriz nerede? Kriz, hukuki değil; psikolojik ve siyasi. Eski sistemin alışkanlıklarıyla yeni sistemi sıkıştırma çabası var. Parlamenter sistemde bakanlar Meclis içinden çıkar, güvenoyu alırdı. O dönem bitti. Yeni sistemde yürütme, doğrudan halk tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanı üzerinden meşruiyet kazanıyor. Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama kural bu.

Muhalefet açısından bu tablo, yürütmenin yasamadan kopuşunun sembolü. İktidar açısından ise anayasal yetkinin doğal kullanımı. Ancak gerçek şu: Türkiye’de sistem değişti ama siyasal zihin dünyası değişmedi. Her atama, eski sistem refleksiyle bir “meşruiyet sorgusuna” dönüştürülüyor.

Açık bir yetkiyi dahi tartışmaya açan bu işlerin müsebbibi ise “eski ama eskimeyen CHP!”

***

Yemin meselesinde siyasetin tüm taraflarının çıkaracağı dersler var. CHP’ye ne söylesen boş, zira anayasayı işaret etseniz dahi ikna edemezsiniz. Anayasayı ortadan kaldıran darbelere, anayasa kitapçığı fırlatan iradelere, anayasayı siyasete peşkeş çeken harabelere payanda olmuş bir siyasal partiden çok da bir şey beklememek lazım. Ancak iktidarın şunu görmesi gerekiyor: Hukuki yetki, siyasi meşruiyetin tek başına garantisi değil. Toplumsal kabul ve siyasi mutabakat olmadan yapılan her atamanın tartışma üretme ihtimali yüksek.

“Bir musibet, bin nasihatten hayırlıdır” derler. Siyasette her durum yeni bir durum inşa eder. Yemin meselesine de böyle bakalım. Türkiye yeni sistemini ya olgunlaştıracak ya da her siyasal krizin hükümet sistemine fatura edilmesine razı gelecek. Hatırlayalım: 15 Temmuz sonrası hükümet sistemindeki fiilî durumla yasal durumu aynılaştırmak için Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi; sistem revize edildi, ittifaklar kuruldu, anayasal altyapı oluşturuldu. Ancak siyasal kültür ıskalandı. Yüzyılı aşkın parlamenter sistem tecrübesine sahip ülkenin yönetsel kodlarının, hukuki metinlerle değiştirilebileceği varsayıldı. “Kervan yolda dizilir” dendi; ancak kervanın gittiği yolun eski patika yol olduğu dikkate alınmadı. Bakın, bu yemin meselesinde konu döndü dolaştı, yine sistem değişikliğine geldi. O zaman tartışmanın kaldığı yerden devam etmesi gerekir.

***

Bugün vatandaş, bakanların teknokrat olmasını henüz içselleştirebilmiş değil. Sistemin gereği olarak ön plana çıkan yürütmenin gücü, yasama tarafından kabullenmiyor. Başkanlık sistemi iki partili ya da iki buçuk partili bir yapı öngörüyorken sabah erken kalkan, boş bir binaya parti tabelası asıyor. Siyaset pazarında satılan satılana; her gün biri rozet değiştiriyor. Birçok vesayet kurumu yerle yeksan edilmişken CHP’nin vesayetçi damarı hâlen diri. Seçim sistemi, millete değil genel başkana varlığını borçlu gören milletvekilleri üretmeye devam ediyor. Sistemin en büyük özelliği siyasal istikrar iken birileri “tek adam” türküsü söylemeyi sürdürüyor. İktidarı değil +1’i hedefleyen küsurat partileri, koltuk hayaliyle ittifakçıklar peşinde sürükleniyor. Yani anlayacağınız eski köye yeni âdet getirmeyi hayal eden sistem, “aynı tas, aynı hamam” düsturuyla karşı karşıya.

***

Şimdi tam zamanı

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile siyasal altyapıyı ve siyasal kültürü uyumlaştırmanın, sistemi daha da güçlü kılmanın tam zamanı. Türkiye parlamenter sisteme dönemez; hatta dönmemeli. Ancak başkanlık sisteminin eksiklikleri giderilmeli, yanlışlıkları düzeltilmeli. Seçim öncesi yapılacak bir sistem revizyonu, sandığı daha da anlamlı hâle getirir. Yoksa anayasanın 106. maddesi büyük harflerle de yazılsa, Meclis’te yemin üstüne yemin de yapılsa bu tartışmalar bitmez.

Bütün bunlara ek olarak yapılması gereken bir şey daha var tabi:

CHP’nin demokrasiye, milli iradeye, kuvvetler ayrılığına, hukukun üstünlüğüne yemin etmesi.