Özgür Özel’in son grup konuşması, CHP’nin iç siyasetinde sıradan bir polemik değildi; bu, partinin 70 yıllık kronik sancısına atılmış bilinçli bir neşterdi. Uzun süredir parti kulislerinde dolaşan “Sağdan gelenler bizi yarı yolda bırakıyor” söylemi, özellikle Mesut Özarslan örneği üzerinden ideolojik bir çerçeveye oturtulmuştu. Anlatı basitti: CHP’ye dışarıdan, özellikle merkez sağdan eklemlenen aktörler kritik anlarda partiyi yalnız bırakıyordu. Bu yaklaşım zamanla bir güven krizine, hatta örtük bir tasfiye diline dönüşme potansiyeli taşıyordu. İşte Özgür Özel tam o eşiğe müdahale etti.

Özel’in yaptığı hamle sertti ama rasyoneldi. Aydın ve Şehitkamil örneklerini hatırlatarak “atadan babadan CHP’li” isimlerin de partiden ayrılabildiğini vurgulaması, tartışmanın zeminini kökten değiştirdi. Bu çıkış, sağ–sol eksenli bir suçlamayı anlamsızlaştırdı. Çünkü gerçek şuydu: CHP’den kopuşların ideolojik kökenle açıklanması mümkün değildi. Siyasette sadakat, ideolojik geçmişten çok güç dengeleri, konjonktür ve kişisel hesaplarla şekilleniyordu. Özel, meseleyi kimlik tartışmasından çıkarıp kurumsal dayanıklılık tartışmasına çekti.

Bu müdahalenin önemi, CHP tarihine bakıldığında daha net görülür. 1960’ların sonunda Bülent Ecevit “Ortanın Solu” dediğinde parti içi kıyamet kopmuştu. 1990’larda SHP–CHP ayrışması yaşandı. Kemal Kılıçdaroğlu döneminde sağa açılım politikaları benzer eleştirilerle karşılandı. Her dönemde “öz kimlik” savunusu yükseldi. Ancak her seferinde görülen tablo aynıydı: CHP genişlediğinde kazandı, daraldığında kaybetti. 2019’da İstanbul ve Ankara’nın alınması, ideolojik saflıkla değil genişleme stratejisiyle mümkün oldu. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş örnekleri bunun en somut göstergesiydi.

Bugün CHP’nin önündeki asıl soru ideolojik değil stratejiktir. Parti bir kimlik kulübü mü olacak, yoksa iktidar alternatifi mi? Eğer “öz evlat” söylemi güç kazanırsa, bu CHP’yi sosyolojik olarak daraltır. Türkiye’nin merkez sağ ve muhafazakâr seçmenini dışlayan bir CHP’nin yüzde 50 artı 1’i yakalaması mümkün değildir. Bu matematiksel bir gerçek. Özgür Özel’in konuşmasında verdiği mesaj tam da buydu: CHP bir düşünce kulübü değildir; iktidar hedefi olan bir partidir.

Ancak burada tehlike tamamen geçmiş değil. Çünkü parti içindeki gerilim ideolojiden çok güç ekseninde şekilleniyor. “Sağdan gelenler” söylemi, aslında bir liderlik ve gelecek tasavvuru mücadelesinin ideolojik kılıfı olabilir. Özel’in müdahalesi bu fay hattını şimdilik bastırmış görünüyor. Fakat bu bir başlangıç mı yoksa geçici bir kriz yönetimi mi, bunu zaman gösterecek.

Şu an için net olan bir şey var: CHP’de yaşanan tartışma sağ–sol savaşı değildir. Bu, partinin kendini nasıl konumlandıracağına dair varoluşsal bir sınavdır. Eğer Özgür Özel’in çizdiği çerçeve korunur ve parti genişleme stratejisinden vazgeçmezse, CHP belki de 1950’den beri süren kimlik gerilimini ilk kez aşma eşiğine gelmiş olabilir. Aksi halde, kimlik savaşı bastırılmış değil, sadece ertelenmiş olur.

Ve ertelenen her siyasi kriz, sandıkta daha ağır faturayla geri döner.

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

ROZETİ BIRAKIYORSAN MAKAMI DA BIRAK

Sevgili dostlar.. Eğri oturalım doğru konuşalım.. Bir siyasi ahlaktan söz edeceğim şimdi size..

Bugün Mesut Özarslan üzerinden yeniden gündeme gelen tartışma tam olarak buraya dayanıyor. Bir belediye başkanı, seçildiği partiden istifa edebilir mi? Elbette edebilir. Siyaset özgür iradeyle yapılır. Kimse bir partide zorla tutulamaz.

Ama asıl soru şudur:
Seçildiği partinin kimliğiyle aldığı makamı taşımaya devam edebilir mi?

Demokrasi sadece hukuki bir prosedür değildir; aynı zamanda ahlaki bir sözleşmedir. Seçmen sandığa gittiğinde yalnızca bir isme oy vermez. Parti logosuna, programa, ittifaka, kadroya oy verir. Yerel seçim pusulasında partinin amblemi, adayın isminden önce gelir. Bu teknik bir ayrıntı değil, siyasi temsilin özüdür.

Eğer bir siyasetçi o rozetten vazgeçiyorsa, aslında seçmenin verdiği siyasi yetkinin çerçevesini değiştiriyor demektir. Bu noktada yapılması gereken nettir: Makamı da seçmene iade etmek.

Dünkü “Yalvarıştan Tehdide” yazısında da vurguladığımız gibi, mesele şahıslar değil ilkedir. Dün bir belediye başkanı için söylediğimiz ilke bugün de geçerlidir: Seçildiğin partiyi bırakıyorsan, seçildiğin görevi de bırakmalısın.

Bu sağ için de geçerlidir, sol için de. CHP için de, AK Parti için de. İlke kişiye göre değişmez.

Türkiye siyasetinin kronik sorunlarından biri tam da budur. Partiler arası geçişler, istifalar, transferler… Seçmen bir partiye oy verir, birkaç ay sonra temsilcisi başka bir siyasi zeminde konumlanır. Hukuken mümkündür, evet. Ama etik olarak tartışmalıdır. Çünkü seçmen iradesi, kişisel kariyer manevralarının üzerinde olmalıdır.

Belediye başkanlığı bireysel bir ünvan değildir; kolektif bir siyasal temsil makamıdır. Bütçesi partinin çizgisiyle şekillenir, meclis çoğunluğu partinin kadrolarıyla oluşur, merkezi idare ilişkileri parti kimliği üzerinden yürür. Yani sistem kişisel değil kurumsaldır.

O halde rozet düşünce makamın sabit kalması çelişkidir.

Bu mesele bir parti içi hesaplaşma değildir. Bu mesele siyasal güven meselesidir. Seçmen yarın sandığa gittiğinde şunu bilmek ister: Oy verdiğim kimlik, seçimden sonra da aynı kalacak mı?

Eğer siyaset bu ilkeyi kaybederse, temsil krizi başlar. İnsanlar sadece adaylara değil, sisteme güvenini yitirir.

Dolayısıyla mesele net:
İstifa özgürlüktür.
Ama makamı korumak, seçmenin verdiği yetkiyi tek taraflı yeniden tanımlamaktır.

Siyaset, hukuken mümkün olanı değil, ahlaken doğru olanı tercih edebildiği ölçüde saygı görür.

Ve demokrasi, sandıktan sonra da devam eden bir sadakat sınavıdır.

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

MESUT ÖZARSLAN DÖNEKSE
MANSUR YAVAŞ DA DÖNEK Mİ?

Mesut Özarslan için kullanılan “dönek” ifadesi siyasetin en kolay, en ucuz ama en ağır etiketlerinden biridir. Peki gerçekten doğru mu? Bu soruya sloganla değil ilkeyle cevap vermek gerekir.

Eğer bir siyasetçi seçildiği partiden istifa ediyorsa, bu etik olarak tartışılabilir. Bunu elli kere yazdım. Yazmaya da devam edeceğim.. Tavrım net: Rozeti bırakıyorsa makamı da bırakmalı. Bu ilke nettir. Ancak “istifa etti” diye otomatik olarak “dönek” demek başka bir şeydir. Çünkü o zaman aynı mantığı herkese uygulamak zorunda kalırsınız.

Mesela Mansur Yavaş. MHP’deydi.. Sonra CHP’ye geçti. Hatta MHP’den “CHP’lileşti” diyerek istifa etmişti. Bu durumda Yavaş’a da “dönek” mi diyeceğiz? Eğer ölçü sadece parti değiştirmekse, tutarlı olmak zorundasınız. Siyasette parti değiştiren yüzlerce isim var. O zaman Türkiye siyasetinin yarısını “dönek” ilan etmek gerekir.

Sorun şu: Türkiye’de parti değiştirme ile ilke değiştirme birbirine karıştırılıyor. Oysa arada ciddi fark var. Bir siyasetçi siyasi çizgisini, dünya görüşünü, temel değerlerini inkâr edip tam zıt bir hatta savruluyorsa bu tartışılabilir. Ama siyasal pozisyonunu farklı bir zeminde sürdürüyorsa, buna otomatik olarak “dönek” etiketi yapıştırmak polemik üretmektir.

Bizde etiket siyaseti çok yaygındır. Dün birine “hain” denir, yarın ittifak ortağı olur. Dün “dönek” denir, ertesi gün stratejik hamle denir. Bu dil siyaseti zehirler. Çünkü kişisel hakareti ilkenin önüne koyar.

DEMEM O Kİ;
Parti değiştirmek tek başına suç değildir. Ama seçmenin verdiği yetkiyi tek taraflı yeniden tanımlamak, ciddi bir temsil problemidir. Etiket değil ilke konuşursak, mesele netleşir.