Hatırlamak istemediğimiz ve belki de bu sebepten unuttuğumuz ne çok olay var... Bunlardan biri de Bulgaristan’da Müslüman Türklerin çektiği eziyetler... 1989’daki göç çocuk aklımda epey yer etmiş. Televizyon aracılığıyla iyice şeytanlaştırılmış Jivkov yönetimi –gerçekten öyleydi- bana Türkiye ile Bulgaristan ilişkilerinin hiçbir zaman düzelmeyeceğini ve bizim de bu nedenle elektriksiz kalacağımızı düşündürüyordu. Bilenler bilir o dönem Türkiye Bulgaristan’dan elektrik ithal ediyordu. Belki birileri “tadımız kaçmasın” hesabıyla Bulgaristan’da yaşananlara kör bakmamızı istemiş olabilir. Fakat neticede Türkiye, birlik oldu ve “elektriksiz kalma pahasına” soydaşlarına sahip çıktı. Nitekim Bulgaristan Jivkov’a da kalmadı ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla orada da yeni bir sürece girildi.

Sudanlı yazar Dr. Fatih Ali Hasaneyn Muhammed Şerif, “Endülüs’ün Kız Kardeşi” kitabıyla bu konuyu ve öncesinde yaşanan olayları esaslı biçimde ele almış. Eserde olayların doğrudan tanıklarına başvurulmuş ve dolayısıyla birinci ağızlar tercih edilmiş.

İşçisin demek ki Bulgarsın

Yazar, konuya Bulgarların tarihinin kısalığından bahsederek giriyor. Devlet haline gelmeden kısa süre öncesine kadar şimdi Bulgaristan dediğimiz bölgede yaşayanların özellikle entelektüel kesimin kendilerine Bulgar demekten utandığını ve Romen dediğini söylüyor. 19. yüzyılda Bulgarcanın halk arasında fazla konuşulmadığını, konuşan kesimin işçi sınıfına ait kesim olduğunu da ekliyor.

Bu paradigmadan bir ulus ve devlet çıkarmak yine Batı’ya kalacaktır. Biraz da Rus desteğiyle Osmanlının imparatorluk zaafları kullanılarak mevcut duruma gelinmiştir. Bu arada yazar, Bulgarların kültürel miras olarak çok zayıf olduğunu ve kendilerine ait doğru dürüst bir eserin ya da kalıntının olmadığını ifade ediyor. Yazar ayrıca Bulgaristan’ın 20. yüzyılda devlet olarak ortaya çıkarılmasını üç aşamalı bir planın neticesi olarak aktarıyor. Savaş ortamına, o ortamın doğurduğu karışıklıklar ve kopuşlara alışkınız ama Bulgarların kopuşu Yunanlar gibi bir ön hazırlığın sonucu. Bulgarların o ana kadar haberdar olmadıkları benliklerini ve bencil duygularını harekete geçirecek bir ele ihtiyaçları varmış meğer.

Aniden azılı birer intikam savaşçısına dönüşüyorlar

Kitapta Bulgar bağımsızlığına uzanan yol aşama aşama anlatılıyor. Başlangıç olarak 93 Harbi esas kabul ediliyor ancak 1876 Bulgaristan Ayaklanması da son derece önemli. Zira söz konusu ayaklanma 93 Harbi’ne giden yolun kilometre taşlarından biri. Balkan Harbi başladığında Bulgarlar bağımsızlıklarını çoktan ilan etmiş olacaktı. Karışık siyasi yapı ve savaş şartları nedeniyle çokça toprak kaybettik.

Sovyet Rusya etkisiyle beraber Demir Perde ülkelerinden biri olan devlet sonraki uygulamalarıyla baskıcı, totaliter rejimden örnekler vermeye ve bunu sürekli kılmaya başlamıştır. Bünyesinde pek çok etnik azınlık ve özellikle de Müslüman barındıran ülkede Komünist Partisi’nin İslam’a ve Müslümanlara olan ideolojik temelli nefret yaklaşımı birtakım yıkıcı ve ayrıştırıcı uygulamaları beraberinde getirmiştir. Yazarın sıraladığı maddelerde görüyoruz ki İslam’a, Müslümanlığa ve Türklüğe bilinçli ve sistematik bir saldırı var. Yaklaşık beş yüz sene dillerinden ve dinlerinden ayrı bırakılmadan yaşamalarına izin verilmiş, hiçbir an soykırıma uğratılmamış ve ötekileştirilmemiş azınlığın dış desteklerle nasıl azgın bir intikam savaşçısına dönüştüğünü tarih yazıyor.

Bulgaristan’daki asimilasyon politikasının uygulanmasında Rus askeri desteğinden de bahsetmek gerekiyor. Başkent Sofya’nın hemen yakınlarına karargâh kurmuş Rus askerleri başlarında Müslüman düşmanlığıyla tanınan bir ismi de getirerek vazifelerini eksiksiz yapma yolunda kararlı bir tavır sergilemiştir. Amaç Türklük ve Müslümanlık adına bir şey bırakmamaktı. Bu, bizlere tanıdık gelen kadim düşüncenin bir tezahürüdür. Türkleri ve Müslümanları mümkünse yok etmek ve eğer bu yapılamıyorsa “ait oldukları topraklara” göndermek fikri daima canlı tutulmuyor mu? Yaptıkları işkencelerin, köy basıp insanları sadece milliyetinden ve dininden dolayı öldürmelerinin temelinde bu yatıyor.

“Medeni” dünyada katliamlar devam ediyor

Dr. Fatih Ali Hasaneyn Muhammed Şerif katliamlardan bahsettiği bölümde çok sayıda Müslüman Türk’ün canına kıyıldığını belirtiyor. Daha kötüsü bu katliamların hesabının sorulamamış olmasıdır. Medeni dünyada katliamların devam ediyor olması hesap sormamaktan ve ceza görmemekten dolayı değil midir? Bu noktada Aliya İzzetbegoviç’in “Ne yaparsanız yapın, soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır” sözü bir kez daha karşımıza çıkıyor.

Kitapta görgü şahitlerinin anlattıklarından ve gazete haberlerinden örnekler var. Sadece bunlarla bile vahşetin boyutlarını anlamak mümkün. Yüzyıllar boyunca aynı toprakları paylaşan insanların bir anda birbirlerine düşman edilmesi kötücül ideolojik bakışın bir sonucu elbette. Komünizmin kendine rakip olarak gördüğü Türklük ve Müslümanlık şuuruna karşı açtığı savaş insanları bir tercih yapmaya zorlamıştır. Müslüman Türklere dayatılan yaşam şekli esasında onları ölüme terk etmek demekti. Çünkü Müslümanın ismi de kendisi için çok önemlidir. Bu hususta Bulgarlara göre tecrübe sahibi olan Rusların elini hiçbir zaman oradan çekmediğini görüyoruz. Şartlar farklı olsa da Türk cumhuriyetlerinde nasıl ateizm propagandası yaptıkları ve kendi kötü alışkanlıklarını orada yaşayan insanlara nasıl benimsettikleri herkesin malumu. Bir peyk devlet olarak Bulgaristan’da tepe yöneticiler, tüm kazanımlarını ve ülkenin geleceğini ipotek ettirecek kaynakları Ruslara aktararak koltuklarında biraz daha oturmaya hak kazanmıştır. Düşünün ki 1954 yılında iş başına gelen Todor Jivkov ancak 1989 yılında o da Sovyetlerin dağılma süreci ve blok devletlerin demokratikleşme dalgası sonucu görevi bırakmak zorunda kalmıştır. Sorgulanması gereken şu: Ruslara hizmet etmese idi o koltukta o kadar uzun süre kalabilir miydi?

Bulgaristan’da eskilere dayanan bir sindirme ve dönüştürme politikası var ama bizler daha çok son yıllarda meydana gelen olaylardan haberdar olduk. Zamana bağlı olarak iletişim imkânlarının gelişmesi ve soydaşların dertleriyle daha fazla ilgilenen bir hükümetin olması bunda etkili olmuş olabilir. Türkiye’de 80’li yıllarda basının konunun üzerine gitmesi ve yaşanan acıları gündeme getirmesi ülke kamuoyunda infiale yol açmış, bu da Bulgaristan yönetimini sıkıştırmıştır. Naim Süleymanoğlu’nun baskılardan kaçıp Türkiye’ye gelmesi dünyanın dikkatini çekmeye yardımcı olmuştur. Aynı yıllarda “Yeniden Doğmak” ve “Belene” gibi diziler de Bulgar zulmünün gerek Türk kamuoyuna gerekse de dünya kamuoyuna gösterilmesinde önemli rol oynamıştır. Zaten Bulgarlar bilhassa “Belene” dizisinden fazlasıyla rahatsız olup tepki göstermişlerdi. Gazeteler de üzerine düşeni yapmış ve sınırın ötesinden haberlerle Bulgar yönetiminin iyice baskı altına alınmasını sağlamıştır.

Zulümden Türklerle olumlu münasebeti olan herkes payını alıyordu. Bir Bulgar kadının bir Türk’le evlendiği için kızının fakülteye kabul edilmemesi ve eşiyle beraber Türkiye’ye kaçması yine kamuoyunu epey meşgul etmişti. Kitapta basında yer alan çeşitli haberlere yer verilmiş ve mevcut durumun vahameti en iyi şekilde yansıtılmıştır.

“Bütün Müslümanlar kardeştir”

Kitabın dikkat çeken özelliği yazarının Sudanlı olması. Sudanlı bir yazarın Müslüman Türklerin Bulgaristan’da yaşadığı eziyetleri kaleme alması son derece kıymetli. Genelde böyle şeyleri zulme uğrayan taraftan beklersiniz. Fakat yazar kendisini de eziyete uğrayan topluluktan kabul ediyor. Zaten “Bütün Müslümanlar kardeştir” hadisinin gereği de budur. Olayları dinlerken gözyaşları içinde kaldığını, her şeyini toplayıp oradan uzaklaştığını ve tekrar geri dönmesinin uzun zaman aldığını belirtiyor. Bu arada kendi kendini de sorguluyor ve ne Türk ne de Bulgar olduğunu, kendisini bu meseleyle ilgilenmeye itenin ne olduğunu düşünüyor.

“Endülüs’ün Kız Kardeşi”ni ilk gördüğümde isminden ötürü bir başka yaramız Endülüs’le ilgili bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm. Fakat daha sonra konusunun Bulgaristan’da yaşanan acılar olduğunu öğrenince kitabı almakta hiç tereddüt etmedim. Dün gibi kısa süre önce yaşanmış acıların ve izleri kapanmamış yaraların tekrar yaşanmamasını temenni ediyorum. Dr. Fatih Ali Hasaneyn Muhammed Şerif, o kapkara yılları bir Müslüman hassasiyeti ve olgunluğuyla aktarmış. Kitabı okumanızı ve tefekkür etmenizi tavsiye ederim.