Muhalefet iktidarı eleştirmek için vardır. Ancak CHP son yıllarda öyle bir noktaya geldi ki, iktidara muhalefet etmekten çok kendi kendisiyle mücadele ediyor.

Kurultaylar, mahkemeler, iptal edilen kongreler, birbirini suçlayan genel başkanlar, ihraç tartışmaları, kasetler, para iddiaları, delege pazarlıkları…

Türkiye’nin ana muhalefet partisi aylardır memleket meselelerinden çok kendi iç hesaplaşmalarıyla gündeme geliyor.

Bugün yine yeni bir kurultay takvimi açıklanıyor.

Sorulması gereken soru şu:

Vatandaşın elektrik faturasıyla, enflasyonla, emekli maaşıyla ilgili kaç gündür tek bir gündem oluşturuldu?

CHP yönetiminin enerjisinin önemli bölümü parti içi iktidar savaşlarına harcanıyor.

Siyaset tarihimizde parti içi kavga yeni değil.

Ancak ilk kez bir siyasi hareketin kendi kurultayları, kendi delegeleri ve kendi yöneticileri tarafından bu kadar ağır suçlamalara maruz kaldığı bir döneme şahit oluyoruz.

Ortada sadece bir liderlik yarışı yok.

Bir meşruiyet tartışması yaşanıyor.

Bir taraf diğer tarafı delege satın almakla suçluyor.

Diğer taraf yargıyı siyasete müdahale etmekle.

Sonuçta kaybeden ise CHP yönetimi değil.

Muhalefet bekleyen seçmen oluyor.

Çünkü CHP artık iktidarla değil, kendi gölgesiyle kavga ediyor.

Ve görünen o ki bu kavga daha uzun süre devam edecek.

EKRANA ÇIKMANIN BEDELİ OLUR MU?

Tayfun Güler’in manşetimizde okuduğunuz iddiaları çok önemli. Halk TV’nin genel yayın yönetmenliğini yaptığı dönemde Şaban Sevinç‘in çeşitli belediyelerden paralar istediği iddia ediliyor. Bu paraları ödeyen belediyelerin haberleri reklam gibi yapılabiliyor. Peki vermeyen belediyeler ne oluyor orası da soru işareti..

Söz konusu iddialar doğruysa mesele bir gazetecilik tartışmasının çok ötesindedir.

Çünkü burada konuşulan şey reklam değildir.

Sponsorlu yayın değildir.

Kurumsal iş birliği değildir.

Doğrudan doğruya siyasetin ve medyanın ilişkisini ilgilendiren son derece ağır bir iddiadır.

Bir belediye başkanının televizyon ekranına çıkabilmek için ödeme yapmak zorunda kaldığı bir düzen varsa bunun adı gazetecilik olmaz.

Bu, kamuoyunun haber alma hakkının ticarete dönüştürülmesi olur.

Türkiye yıllarca medya patronlarının siyaset üzerindeki etkisini tartıştı.

Gazetelerin manşetleri, televizyonların yayın politikaları, holding-medya ilişkileri konuşuldu.

Fakat ekran süresinin fiyat tarifesi olduğu iddiası çok daha farklı bir tartışmayı beraberinde getiriyor.

Çünkü vatandaş televizyonu açtığında gördüğü kişinin fikirleri nedeniyle mi orada olduğunu, yoksa ödeme yaptığı için mi ekrana çıktığını bilmek ister.

Gazeteciliğin en büyük sermayesi güvendir.

Bir kez o güven sarsıldığında ne ekranın gücü kalır ne de mikrofonun itibarı.

Bu nedenle ortaya atılan iddialar cevapsız bırakılmamalıdır.

İddia sahipleri ellerindeki bilgi ve belgeleri ortaya koymalı, haklarında iddia bulunan isimler de kamuoyuna açık ve net cevap vermelidir.

Çünkü mesele bir kişinin itibarı değil, medyanın itibar meselesidir.