​Tarih, bazen tozlu sayfalarda unutulan bir kronolojiden ibarettir; bazen de bugünün manşetlerinde ete kemiğe bürünür. Şarkiyatçıların ve batılı tarihçilerin Türk devlet aklını analiz ederken sıkça başvurduğu bir kırılma noktası vardır: 1566. Kanuni Sultan Süleyman’ın Zigetvar surları önünde son nefesini vermesiyle nihayete eren o "Muhteşem Yüzyıl", Türk cihan hâkimiyeti mefkuresinin en zirve, en itibarlı noktası olarak kabul edilir.

O tarihten sonra devlet, uzun bir duraklama, gerileme ve ardından küllerinden yeniden doğma mücadelesine girişmiştir.
​Bugün ne bir hamaset rüzgarına kapılmaya ihtiyacımız var ne de gündelik siyasetin sığ sularında birilerine yaranma gayretine. Gerçek, tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor: Türk devleti ve Türk milleti, 1566 yılından bu yana uluslararası arenadaki en güçlü, en kurucu ve en itibarlı dönemlerinden birini yaşıyor.


​Bu iddialı tezi doğrulamak için Ankara’nın ya da İstanbul’un koridorlarına değil, dünyanın süper gücü olarak kabul edilen ABD’nin, Washington’ın kalbinden yükselen seslere bakmak yeterlidir. ABD Başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray’da sarf ettiği şu sözler, küresel dengelerin nasıl yeniden şekillendiğinin en net vesikasıdır: “Erdoğan çok güçlü bir lider, harika bir ordusu var. Erdoğan gel dedi, gidiyorum. O olmasaydı belki de bu zirveye gitmezdim.”


​Bu cümleler, sıradan bir diplomatik nezaketin çok ötesindedir. Dünyanın en büyük askeri paktı olan NATO’nun liderler zirvesi Ankara’da toplanıyor ve dünyanın en agresif, en "öngörülemez" lideri olarak bilinen ABD Başkanı, bu zirveye katılma gerekçesini tek bir isme, Türkiye’nin liderine ve onun askeri gücüne dayandırıyor. Üstelik Kongre’nin tüm engelleme çabalarına rağmen F-35 ve jet motorları konusunda Türkiye’yi memnun edecek adımlar atacağını açıkça ilan ediyor.


​Peki, bizi 1566’dan sonraki bu en güçlü faza getiren şey nedir?


​Cevap, Türk devletinin "savunma sanayii devrimi" ve "tam bağımsız eksen" politikasında gizlidir. KAAN’ın gökyüzüyle buluştuğu, Akdeniz’den Kafkasya’ya, Ortadoğu’dan Ukrayna-Rusya krizine kadar Türkiye’nin masada olmadığı hiçbir denklemin kurulamadığı bir çağda yaşıyoruz. Trump’ın "İnsanlar Türkiye’nin askeri açıdan ne kadar büyük olduğunu bilmiyorlar" itirafı, Türkiye’nin artık sadece sınırlarını koruyan bir karakol devlet değil, küresel nizamı tanzim eden bir aktör olduğunun tescilidir.


​Yüzyıllardır Batı karşısında "hasta adam" muamelesi gören, ardından modern dünyada "müttefik" adı altında emir erliğine zorlanan bir devlet yapısından; bugün Washington’a, Moskova’ya ve Brüksel’e kendi şartlarını dikte ettiren, "Gel" dediğinde küresel güçleri Ankara’da hizalayan bir akla evrilmiş durumdayız.


​Bu durum, iç siyasetin, parti aidiyetlerinin ya da şahsi sevgilerin çok ötesinde topyekûn bir milletin, bir devlet aklının zaferidir. Hamaseti ve yapay övgüleri bir kenara bırakıp jeopolitik gerçekliğin fotoğrafını çektiğimizde gördüğümüz şudur: Türk Devleti, asırlar sonra yeniden tarihin kurucu öznesi haline gelmiştir. Manşetler gelip geçicidir ancak bu yeni güç vizyonu, Türk milletinin geleceğe attığı en kalıcı imzadır.


​Trump'ın NATO Zirvesi ve Erdoğan ile ilgili açıklamaları başlıklı bu kısa video, ABD Başkanı Donald Trump'ın Ankara'daki NATO Zirvesi'ne sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan'a duyduğu saygıdan ötürü katıldığını belirttiği güncel açıklamalarını doğrudan içerdiği için referans alınmıştır.