Bugünlerde hayatın her alanında olduğu gibi siyaset sahnesinde de rüzgara göre yön değiştiren, hakikatten ziyade illüzyona dayalı bir düzen kurulmaya çalışılıyor. Siyasette algı yönetimi dediğimiz o sihirli ve parıltılı çark, kitleleri bir müddet oyalayabilir, geçici bir süre gözleri boyayabilir ama evdeki hesap çarşıya uymaz. Gerçekler er ya da geç, en umulmadık anda koca bir dağ gibi ortaya çıkar.
Çerçeve Yasası ve komisyondan kaçış
Tablonun vahametine bakar mısınız? Bir partinin önce memleketin kaderini ilgilendiren kritik bir komisyona üye vermekten kaçınması, ardından gelen tüm yasal süreçlerde toptancı bir zihniyetle yasayı bütünüyle terk etmesi gerçekten ibretlik bir manzara.
Çözüm masasında elini taşın altına koymak yerine işin kolayına kaçıp kürsülerden "ihanet belgesi" deyip işin içinden sıyrılmak, siyasi bir manevra değil seçmene en büyük haksızlıktır.
Görünen köy kılavuz istemez. Siyaset, sorunları halının altına süpürme yeri değil çözüm üretme meydanıdır. Oraya kördüğüm atmak için değil, düğümleri çözmek için seçildiniz. 50 yıldır bu ülkenin enerjisini emen, anaların gözyaşını dindirmeyen, ekonomik olarak da milletimize ağır bedeller ödeten yaralardan kurtulma hamlesinin dışında kalmak, hatta bunu topyekûn reddetmek, tarihe karşı işlenmiş açık bir sorumsuzluktur.
Siyasetin bu sığ ve kaçıngan tutumu, sandıkta mutlaka hak ettiği karşılığı bulacaktır. Bunu buraya not düşüyor ve en yakın takipçisi olacağımı yineliyorum.
Öte yandan, madalyonun diğer yüzünde başka bir partinin tutumu var ki o da ayrı bir trajedi.
"Özensiz, iyi niyetten yoksun, samimiyetsiz" gibi gerekçelerle meseleye net bir duruş sergileyememek, en hafif tabirle akıl tutulmasından başka bir şey değil.
Yahu, bir yasa tasarısı neden komisyona gider? Masaya yatırılsın, eksiklikleri masaya yatırılsın, hukuki ve toplumsal süzgeçten geçerek mümkün olan en kusursuz haline ulaşsın diye.
Türkiye için gerçekten taş üstüne taş koymak isteyen bir irade, o komisyonun en ön saflarında yerini alır, yanlışı varsa çatır çatır orada söyler, doğrusunu savunur.
Bugün çarşı, pazarda yankılanan halkın beklentisi de tam olarak budur. Korkmadan, kaçmadan, laf kalabalığı yapmadan çalışmak.
Belediye başkanlarının hali
Gelelim işin bir diğer yüz karasına. Aynı zihniyetin bazı belediye başkanlarının skandalları ardı arkası kesilmeksizin sürüyor. Ortaya saçılan rezaletler, makamın kirlenmişliğini gözler önüne sererken, parti sözcülerinin hala yüzleri kızarmadan algı yönetmeye çalışması, siyasi tarihimize maalesef kara bir leke olarak geçiyor.
Geçtiğimiz günlerde bir belediye başkanının ahlak sınırlarını zorlayan özel yazışmaları ortalığa döküldü.
Kimse çıkıp bana maskeli balo misali "Bu özel hayattır, mahremiyettir" demesin. Özel hayat, kendi halinde yaşayan sıradan bir vatandaşın dokunulmaz kalesidir.
Lakin siz o şanlı makama seçildiğiniz, milletin oylarıyla o koltuğa oturduğunuz andan itibaren, özel hayatınız kamusal sorumlulukların gölgesi altında kalır.
Başkanlık, vekillik biter, o zaman şahsî hayatınız yine sizindir.
Fakat bu milletin dişinden tırnağından artırıp ödediği vergilerle yürüttüğünüz bir görevi, benmerkezci heveslerinize alet edip sonra da "özel hayat" kılıfına sığdıramazsınız.
Beni en çok yaralayan, derin bir hüzne boğan nokta ise şu oldu. Bu skandal patlak verdikten sonra kamuoyunun önüne çıkıp "Bunlar yapay zekayla üretilmiş uydurma yazışmalar" dedirtmeleri...
Adeta akıllarla alay eder gibi, eşini de bu ucuz tiyatroya ve o kirli sürecin ortasına alet ettiler.
Bir insan, siyasi koltuğunu korumak uğruna ailesini bile bu denli harca dökebilir mi?
Yüzde 37 gibi oldukça güçlü, umut vadeden bir yerel seçim zaferi bu derece vizyonsuzlukla ve özensizlikle heba edilebilir miydi? Yazıktır, günahtır.
Otel odalarında belinde havluyla yakalananlar
Siyaset arenasında liyakatsizlik, köşe bucak saklanamayacak kadar heybetli bir gölge gibi üzerimize düşüyor.
Otel odalarında, basına yansıyan o malum rezaletlerle anılanlar, belediye başkanlığı aday belirleme süreçlerinin, ehil beyinler yerine sadakat testinden geçen liyakatsiz ellere teslim edilmesi.
Bu krizlerin patlak vereceği ta en baştan belliydi fakat kimse kulağını açıp dinlemedi.
Bugün işin köküne, özüne inildiğinde taşlar yerine oturuyor.
Kurultay süreçlerine düşen şaibe gölgesi, belediyenin envanterindeki mütevazı makam aracının bir anda göz alıcı bir VIP araca dönüştürülmesi ve bunun faturasının yine milletin sırtına yüklenmesi.
Sosyal medyada hakikati bastırmak için beslenen yüz binlerce trol ordusu, liyakatin kapı dışarı edilip sadece ve sadece imaj, parıltı ve algı uğruna harcanan milyonlar.
Su uyur, düşman uyumaz derler. Fakat bugünlerde algı uyumuyor, gerçeğin üstünü örtmek için dört koldan çalışıyor.
Algı, algı, algı...
Peki nereye kadar sürecek bu örtbas siyaseti?
Bütün bu yaşananların sonunda değişmeyen tek bir hakikat var. Güneş balçıkla sıvanmaz. Gün gelir, o parıltılı maskeler düşer ve geriye sadece yapıp ettikleriniz kalır.
O gün geldiğinde, bu milletin vicdanı mizanı kuracak ve herkes ektiğini biçecektir.