Siyaset kurumu doğası gereği pragmatisttir. İlişkiler ağı sentetik ve yüzeyseldir. Sürekli değişebilen ideolojik farklılaşmalara da zemin hazırlayabilir. Siyasal parti geleneğinin kaynağı şüphesiz Batıdır. Ancak her şeyde olduğu gibi kavram ve kurumların mahiyeti üzerine düşünmeden bunu da öylesine hayatımıza dahil ettik. Niteliği, işleyişi, etkileri, siyaset teorisi konusunda kafa yormadık. Her siyasi parti, fikri temellerini yapılandırma ve onları sadakatle koruyarak hatta iyileştirerek sürdürme yerine pragmatik gerekliliklerin gereği olarak ilkelerden vazgeçmeyi de seçer. David Hume, “Partiler hakkında Deneme" sinde (1760) siyasi yapıların ilk safhada benzer düşünen dağınık insanları bir araya getirmede başarılı bir fonksiyon üstlendiğini, ancak zamanla kurumun hiyerarşik yapısının örgütü öne çıkardığını, fikrin, davanın, ortak düşüncenin ve parti programın ikinci üçüncü plana itildiğini yazar. Burada tarihe dikkatinizi çekmek istedim ve birinci cümle üzerine buradan bakarak düşünmenizi istiyorum.
Türkiye’nin siyasî yolculuğu biraz matruşka örneğini çağrıştırır. İttihat Terakki geleneğinin yaslandığı ulusalcı-milliyetçi-Batıcı yapılanma, cumhuriyetin ilanından sonra laikçi-ulusalcı bir yolculuk üretti ve yerlilikle arasına mesafe koymayı tercih etti. Tek parti anlayışını terk etmeye zorlanan İT geleneğinin temsilcisi yapı içinden muhafazakâr-laik bir yapı üretildi. 1960 darbesinden sonra yönetici kadrosu idam edilen iktidarın takipçisi olarak ortaya çıkan siyasî muhafazakâr-milliyetçi-Batıcı-sağcı oluşum, muhtıra ve darbelerle uzun yıllar ülke yönetiminde kaldı. 1972 muhtırasından sonra muhafazakâr-dindar oyları ayrıştırarak milliyetçi-sağcı iktidarları önlemeye çalışan ve farklı kesimler tarafından farklı tanımlarla tanımlanan güç odakları, siyasî hayatımızı çeşitlendirirken gelenekçi-sufî-dindar bir kanal üzerinden Müslüman seçmeni kontrol etmekten de geri durmadı. “Yasalar karşısında eşitlik ilkesi” bu ülkenin dindarları, kadınları, etnik kimlikleri için hiçbir zaman uygulanmadı. Müslüman kadınlar başörtülerinden dolayı eğitim hakkından mahrum bırakıldı. İnandıkları dinin gereğini Kuran’dan öğrenmek isteyen Müslümanlar engellendi. Din öğretimi kurumlarından ve diğer meslek liselerinden mezun olanlara uygulanan farklı katsayı oranları insanların üniversitelere “eşit vatandaşlar olarak” girememe hakkı (!) olarak uygulandı.
Siyasî hayatın çeşitliliği ve temel haklar; laikçi-Kemalist-ulusalcı asker-sivil bürokrasi, yargıtay-danıştay ile Anayasa Mahkemesi üyeleri aracılığıyla anayasanın tanıdığı tüm hakların önüne geçirilerek yürürlükte tutuldu. 20. yüzyıl Türkiye’sinde “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğu gerekçesiyle kapatılan siyasî parti sayısını hatırlayanınız var mı? Hatta halen Türkiye’nin en büyük siyasi partisi olan sayın cumhurbaşkanının başbakan olarak başında bulunduğu partinin de “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olarak tanımlandığını ve kapatılmak istendiğini hatırlıyor muyuz?
Yeni bir yüzyıla yaklaşırken Türkiye’nin temel insan hakları, özgürlükler, eğitim hakkı, inanç ve dini tercihlerde şeffaflığı sağlayacak (Tekke ve Zaviye Kanununu ıslah ederek), mezhep-cemaat aidiyetlerinin din yerine ikame edilmesini önleyecek yasal düzenlemeler yapılmalı ve bir daha FETÖ girişimine benzer yapıların oluşmasına imkân vermeyecek mesiyatik-mehtici-efendici yapıların faaliyetlerini kontrol edilebilir kılan yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Cumhuriyetin ikinci asrı ulusalcı-milliyetçi-tek tipçi etnik anlayışa yaslanan tariflerden ve dayatmalardan kurtarılarak ve Türkiyelilik düşüncesi kavramsallaştırılarak birlikte yaşama ortamı inşa edilebilirse cumhuriyetin ikinci asrı Türkiye Asrı olarak tarihe geçecektir. Bunun çok zor olmadığını düşünenlerdenim. Halen iktidardaki kadronun bazı üyeleri 70’li yılların sonundan itibaren Türkiye Solu ve Türkiyeli Müslümanlarla birlikte bu fikir üzerine epey yoğunlaştılar; ancak yürürlüğe koyma imkanlarından mahrumlardı. Türkiye’de yaşayan her bir ferdi inanç, etnik aidiyet, mezhebi tercih, ideolojik dayanaklarından bağımsız olarak Türkiyelilik fikri etrafında birleştirmek mümkündür.
Cumhuriyetin ikinci asrını Türkiye asrı yapma ideali etnik ve dini kimliklerle ikame ve inşa edilemez. Her bir siyasi yapı bu aziz ülkenin bölünmeden ve ebediyen yaşamasını istiyorsa, çocuklarının farklı ülkelere göçer olmasını önlemek arzusundaysa kalbini ve zihnini Türkiye fikrine yoğunlaştırmalı ve yeni bir ufka birlikte yürümenin yolunu açacak yasal düzenlemelere yoğunlaşılmalıdır.