ODA TV çok önemli bir detay yakalamış.. Öcalan’ın eski koğuş arkadaşı ve sekreteri Çetin Arkaş’ın, PKK’nın yayın organına verdiği demecin satır aralarını okuyan ODA Tv, DEM Parti’nin süreçteki rolünü bir kez daha gündeme getirdi... Arkaş, Öcalan’ın ‘hain’ suçlamasıyla karşı karşıya kalacağını bile bile sürecin içinde yer aldığını belirterek isim vermeden DEM yöneticilerine yüklendi. Hükümeti de ‘cesur olmayan muhataplar’ diyerek eleştirdi.
DEM Parti bugün bir yön krizinden çok, bir akıl çatışması yaşıyor. Bu çatışma sloganlarda değil, cümle aralarında; kürsüde değil, niyette gizli. Ve bu çatışmanın iki sembol ismi var.
Bir tarafta Gülistan Kılıç Koçyiğit aklı..
diğer tarafta Pervin Buldan..
Bu iki isim arasındaki fark, sanıldığı gibi “kim daha radikal” farkı değil.
Asıl fark şurada:
Biri siyaseti zorlayarak kırmayı, diğeri siyaseti yumuşatarak genişletmeyi deniyor.
GÜLİSTAN KILIÇ KOÇYİĞİT: YIKICI BİR SİYASAL AKIL
Gülistan Kılıç Koçyiğit çizgisi, son dönemde açık biçimde yıkıcı bir siyasal dil üretiyor.
Bu yıkıcılık şiddet çağrısı değil; meşruiyeti hedef alan, devleti ve toplumsal zemini karşısına alan bir yıkıcılık.
Bu çizginin temel özellikleri net:
- Devleti muhatap almak yerine devleti köşeye sıkıştırmaya çalışan
- Sürekli kriz dili üreten
- Her başlığı “haklı öfke” üzerinden sertleştiren
- Müzakere alanını daraltan, gri bölgeleri yok eden
- DEM Parti’yi siyasal aktör değil, sürekli itiraz eden bir yapı olarak konumlayan
bir hat.
Bu dil, parti tabanında alkış alabilir;
ama ülke siyasetinde kapı kapatır.
Yıkıcıdır çünkü:
– Alan açmaz
– Müttefik üretmez
– Toplumsal meşruiyet inşa etmez
Sadece gerilim üretir.
PERVİN BULDAN: ILIMLI AMA STRATEJİK BİR ÇİZGİ
Pervin Buldan ise tüm eleştirilere rağmen daha ılımlı, daha temkinli bir siyaset hattı kuruyor.
Bu ılımlılık “pasiflik” değil;
hasar azaltan bir siyaset.
Buldan’ın çizgisi:
- Devleti tamamen karşısına almayan
- Sözü sertleştirse bile köprüleri atmayan
- İmralı vurgusunu kontrolsüz bir silaha dönüştürmeyen
- Süreci zorlayan değil, okuyan
- DEM Parti’yi sistem dışına itmek yerine, sistem içinde denge unsuru yapmaya çalışan
bir yaklaşım sunuyor.
Bu çizgi radikal değil;
ama hesaplı.
Ve bugün Türkiye siyasetinde, özellikle Kürt meselesi gibi yüksek tansiyonlu başlıklarda, hesaplı olmak hayatta kalmanın şartı.
ÖCALAN ÇEVRESİNDEN GELEN ÇIKIŞLAR NEYİ İŞARET EDİYOR?
“Yetersiz yoldaşlar”, “sahte dostlar” gibi ifadeler çoğu kişi tarafından Gülistan çizgisine yakın okunuyor.
Çünkü bu söylem;
- Krizi derinleştiriyor
- DEM Parti’yi daha sert bir hatta zorluyor
- Ilımlı kanadı “yumuşaklıkla” suçluyor
Ama şu gerçek gözden kaçıyor:
Sertlik her zaman güç değildir.
Bazen sadece kontrol kaybıdır.
Bugün Öcalan çevresinden gelen sert ifadeler, DEM Parti’ye alan açmıyor; aksine hareket alanını daraltıyor.
DEM PARTİ İÇİN GERÇEK SORU ŞU
DEM Parti;
- Gülistan Kılıç Koçyiğit’in yıkıcı diliyle
→ sürekli gerilim üreten
→ devlet reflekslerini sertleştiren
→ siyasetin dışına itilen
bir yapıya mı dönüşecek,
yoksa
- Pervin Buldan’ın ılımlı çizgisiyle
→ alan tutan
→ krizleri yöneten
→ siyasette kalıcı olmaya çalışan
bir aktör mü olacak?
Bu bir ahlak sorusu değil.
Bu bir siyaset mühendisliği meselesi.
DEM Parti’nin bugün ihtiyacı olan şey daha yüksek ses değil.
Daha sert cümleler hiç değil.
İhtiyaç olan şey:
Yıkmadan siyaset yapmak.
Ve bu denklemde,
ılımlı çizgi bugün daha rasyonel,
daha sürdürülebilir,
daha gerçekçi duruyor.
Siyaset bazen bağırarak değil,
sessizce alan tutarak kazanılır.
Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
FUTBOL BU… EKMEK DAVASI DEĞİL
Bir ülkede akıl ne zaman kaybolur biliyor musunuz?
Bir futbol tartışması, insanların geçim kaynağını hedef almaya başladığında.
Son günlerde dolaşıma sokulan iddialar malum.
Ali Koç’un, Okan Buruk’u tehdit ettiği öne sürüldü.
İddiayı ortaya atanlar var, doğrulayan bir görüntü yok, inkâr edenler var.
Galatasaray Kulübü sert bir açıklama yaptı. Bu da kendi hakkıdır.
Buraya kadar futbol.
Ama sonrası…
İşte orası akılsızlık.
Sosyal medyada bir kampanya başlatıldı:
“Koç Topluluğu’nda çalışan ne kadar Galatasaraylı varsa istifa etsin.”
Bir saniye.
Durun.
Nefes alın.
Siz kafayı mı yediniz?
Bu neyin cinneti?
Bu neyin linci?
Bu neyin ahlakı?
Alt tarafı futbol takımı taraftarlığı bu.
Forma. Renk. Tribün.
Haftada bir bağırıp çağırdığın, kazanınca sevindiğin, kaybedince sinirlendiğin bir oyun.
Ama siz bu oyunu alıp
insanların ekmeğine,
çoluğunun çocuğunun rızkına,
kirasına,
kredisini ödediği hayatına dayıyorsunuz.
Soruyorum açık açık:
– O insanlar istifa edince kiralarını siz mi ödeyeceksiniz?
– Çocuklarının okul masrafını siz mi karşılayacaksınız?
– “Takım uğruna işini bırak” dediğiniz adamın yarınını siz mi garanti edeceksiniz?
Yok.
O zaman susun.
Bakın, bu ülkede çok şey tartışılır.
Hakem konuşulur.
Başkan konuşulur.
Teknik direktör konuşulur.
Hatta sert konuşulur.
Ama ekmekle futbolu birbirine karıştıran,
bu ülkenin ne tarihini bilir,
ne vicdanını,
ne de ahlakını.
Ali Koç’u seversin ya da sevmezsin.
Okan Buruk’u beğenirsin ya da eleştirirsin.
Galatasaraylı olursun, Fenerbahçeli olursun.
Ama bir insanın çalıştığı yere,
sırf tuttuğu takımdan dolayı
“istifa et” demek…
Bu taraftarlık değil.
Bu zorbalık.
Bu ülke çok çekti bu fanatizmden.
Siyasette çekti.
Sokakta çekti.
Şimdi bir de futbolda mı çekecek?
Herkes haddini bilsin.
Futbol, tribünde kalır.
Forma, sahada kalır.
Renkler, statta kalır.
Ekmekle oynayan,
bir gün vicdanıyla yüzleşir.
Ve unutmayın:
Takımlar büyüktür,
ama insan hayatı daha büyüktür.
Burası sosyal medya gazı ile akıl kaybedilecek bir ülke değil.
Hiç olmadı.
Olmayacak.
Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
SADETTİN SARAN’N TEST SONUÇLARI NE OLDU?
Bu ülkede bir tuhaflık var.
Gerçek ortaya çıkar, belge konuşur, dosya konuşur…
Ama bazıları hâlâ algıyla gerçeği ezmeye çalışır.
Sadettin Saran dosyası tam olarak budur.
Bakın, lafı dolandırmayalım.
Soruşturma dosyasına Adli Tıp Kurumu raporu girdi mi?
Girdi.
O raporda ne yazıyor?
Saç örneğinde pozitif bulgu.
Bu bir köşe yazarı yorumu değil.
Bu bir sosyal medya dedikodusu hiç değil.
Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi adli kurumunun raporu.
Şimdi buraya kadar duralım.
Sonra ne oldu?
Sadettin Saran çıkıp dedi ki:
“Ben özel bir laboratuvarda bir test daha yaptırdım.”
Peki güzel.
Bir insan kendini savunabilir.
İtiraz edebilir.
İkinci bir test yaptırabilir.
Ama kritik soru şudur:
O testin sonucu soruşturma dosyasına girdi mi?
Hayır.
Savcılık ne dedi?
Açık ve net konuştu:
“Dosyada özel laboratuvara ait herhangi bir bilirkişi raporu yoktur.”
Yani ne demek bu?
– “Temiz çıktı” diye servis edilen sonuçlar resmi değil
– Yargıyı bağlamıyor
– Dosyaya girmiş değil
– Hukuken yok hükmünde
Burada durup sormak gerekiyor.
Eğer o özel test gerçekten
– negatifse,
– güvenilir bir laboratuvarda yapılmışsa,
– bilimsel olarak tartışmasızsa…
Neden dosyaya girmiyor?
Neden savcılığa sunulmuyor?
Neden resmi bilirkişi sürecine taşınmıyor?
Çünkü bu ülkede hukuk şunu bilir:
Adli Tıp varken, özel laboratuvar “itiraz”dır; delil değil.
Hele hele kamuoyuna servis edilip,
“Bakın temizim” manşeti atmak…
Bu, hukuku değil,
algıyı ikna etmeye yönelik bir hamledir.
Bir başka mesele daha var.
Saç testi neden önemlidir?
Çünkü saç testi,
– anlık değil,
– geçmişe dönük,
– sürekliliği ölçer.
Kan ve idrar negatiftir, evet.
Ama saç, “bir anlık temas” masalını yutar mı?
Yutmaz.
O yüzden Adli Tıp saç testini ciddiye alır.
O yüzden dosyaya onu koyar.
Burada kimse mahkeme kurmuyor.
Kimse hüküm vermiyor.
Ama şunu da kimse inkâr edemez:
Dosyada tek resmi test vardır.
O da pozitiftir.
Geri kalan her şey,
– basın açıklaması,
– sosyal medya yorumu,
– PR çalışmasıdır.
Hukuk böyle çalışmaz.
Bu ülkede zengin olmak, güçlü olmak, tanınmış olmak
Adli Tıp raporunu buharlaştırmaz.
Gerçek şudur:
Test yapıldı.
Sonuç çıktı.
Dosyaya girdi.
Sonrası?
Gürültü.
Ve biz bu ülkede artık şunu söylemek zorundayız:
Gerçeği konuşmaktan korkmayacağız.
Belge varsa konuşacağız.
Dosya varsa yazacağız.
Çünkü hukuk,
algıyla değil,
raporla yürür.
Nokta.