Değerli dostlar, değerli okuyucular;
Ben Recep Tayyip Erdoğan’ın yerinde olsam, ülkedeki mevcut tabloyu toparlamak ve yapılacak ilk seçimi kazanmak için önce gerçekle yüzleşir, sonra cesur ve net adımlar atardım. Çünkü siyaset, gerçeklerden kaçanların değil, gerçeklerle yüzleşip çözüm üretenlerin işidir. Bugün Türkiye’de en büyük sorunlardan biri, halk ile siyaset arasındaki mesafenin açılmasıdır. Bu mesafeyi kapatmadan hiçbir başarı kalıcı olmaz.

İlk iş olarak Türkiye genelinde çok kapsamlı, manipülasyondan uzak, doğrudan halkın nabzını tutan anketler yaptırırdım. Bu anketler sadece “kime oy veriyorsunuz?” sorusuyla sınırlı olmazdı. İnsanların neden kızgın olduğu, kimi kibirli bulduğu, hangi yöneticiden neden rahatsız olduğu tek tek ortaya konulurdu. Ardından hiç tereddüt etmeden, halkın kibirli ve ulaşılmaz bulduğu il ve ilçe başkanlarını görevden aldırırdım. Siyaset makamı kibir yeri değildir; hizmet yeridir. Aynı şekilde, halkın bıktığı, artık görmek istemediği milletvekillerine de açık bir mesaj verirdim: “Bu kadro yenilenecek.” Bu bir zayıflık değil, aksine güçlü liderliğin en net göstergesidir.

Kabine için de aynı yöntemi uygular, bakanlar özelinde ayrı bir kamuoyu değerlendirmesi yaptırırdım. Halkın başarısız bulduğu, sahada karşılığı olmayan hiçbir isimle yol yürümem. Çünkü liyakatten uzaklaşan bir yönetim, eninde sonunda halkın desteğini kaybeder. Sadakat önemlidir ama tek başına yeterli değildir; liyakatle desteklenmeyen sadakat sistemi çökertir.

Dış politikada ise Türkiye’nin ağırlığını daha net hissettiren bir dil kullanırdım. İsrail’e tepki göstermekle yetinmez, doğrudan ABD’ye de açık mesajlar verirdim. Özellikle Donald Trump gibi tartışmalı isimler üzerinden yürüyen söylemleri tamamen terk eder, Türkiye’yi kişiler üzerinden değil, devlet aklı üzerinden konumlandırırdım. Türkiye bir dünya devletidir; tepkisi de, dili de buna uygun olmalıdır. Kim olursa olsun, Türkiye’ye karşı yanlış bir adım atan her aktöre karşı net ve dik bir duruş sergilenmelidir.

İç politikada ise en kritik adımlardan biri adalet duygusunu yeniden tesis etmek olurdu. Sadece muhalefet belediyelerini değil, kendi ittifakım içinde olan belediyeleri de titizlikle denetlerdim. Cumhur İttifakı’ndan diye kimseye ayrıcalık tanımaz, yolsuzluk yapan kim varsa hukuk önüne çıkarırdım. Çünkü halkın en çok kırıldığı nokta, “bizden olan hata yaparsa korunur” algısıdır. Bu algıyı yıkmadan güven inşa edilemez.

Medya ve iletişim konusunda da köklü bir değişime giderdim. Yalakalık yapan değil, doğruyu söyleyen insanlarla temas kurardım. Her gün basını takip eder, gerçekten objektif ve samimi bulduğum gazeteci ve yorumcularla doğrudan iletişim halinde olurdum. Eleştiriden korkan değil, eleştiriyi yöneten bir liderlik anlayışı oluştururdum. Çünkü gerçekleri duymayan bir yönetim, hatalarını büyüterek ilerler.

Eğitim meselesine geldiğimizde ise köklü ve cesur bir reform şarttır. Sistemi sadeleştirir, sürekli değişen ve öğrenciyi yoran yapıdan vazgeçerdim. 90’ların disiplinli ve temel odaklı eğitim anlayışından ilham alır, bunu günümüzün teknolojik imkanlarıyla harmanlardım. Köy enstitülerini ideolojiden tamamen arındırılmış bir şekilde yeniden açar, üretimle eğitimi birleştiren bir model kurardım. Gençleri sadece sınava değil, hayata hazırlayan bir sistem inşa ederdim. Aynı zamanda terör örgütlerinin özellikle gençler üzerinden yürüttüğü istismar mekanizmalarını kıracak sosyal ve eğitim politikalarını da güçlendirirdim.

Ekonomide ise halkın nefes almasını sağlayacak adımlar atardım. Vergileri artırarak değil, azaltarak tahsilatı artırmayı hedeflerdim. Çünkü insanlar ödeyebildiği vergiyi öder. Vergi yükünü makul seviyeye çekerek hem kayıt dışılığı azaltır hem de devlete olan güveni artırırdım. Tarımı ve hayvancılığı yeniden ayağa kaldırmak ise önceliklerimden biri olurdu. Köyleri mahalle statüsünden çıkarır, yeniden üretim merkezleri haline getirirdim. Türkiye’nin gerçek gücü, toprağında ve üreticisindedir; bunu ihmal eden bir ekonomi modeli sürdürülebilir değildir.

Toplumsal birlik konusunda ise çok net bir duruş sergilerdim. Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret eden, bunu ima eden kim olursa olsun, ister din adamı ister siyasetçi, sistemin dışında kalırdı. Atatürk vurgusunu artırır, ortak değerlerimizi güçlendirirdim. Çünkü bu ülkenin birleştirici harcı zayıflarsa, hiçbir siyasi başarı kalıcı olamaz. Devletin temelleriyle kavga eden değil, o temelleri güçlendiren bir anlayışla hareket ederdim.

Kültür ve medya alanında da toplumun ruhunu besleyen bir yönlendirme yapardım. Aileyi, komşuluğu, gelenek ve görenekleri öne çıkaran dizileri ve filmleri teşvik ederdim. Aile içi sabrı, anlayışı, fedakarlığı anlatan yapımlar desteklenmelidir. Buna karşılık, toplumu yozlaştıran, ahlaki değerleri aşındıran içeriklere karşı düzenleyici bir mekanizma kurardım. Aynı şekilde, ahlak dışı ve toplumsal yapıyı bozan şarkı sözlerinin kontrolsüz şekilde yayılmasının önüne geçecek bir sistem oluştururdum. Özgürlük ile sorumsuzluk arasındaki çizgi iyi korunmalıdır.

Tüm bu adımlar atıldığında, mesele sadece bir seçimi kazanmak olmaz; asıl mesele güveni yeniden kazanmaktır. Güvenin olduğu yerde istikrar olur, istikrarın olduğu yerde ise güçlü bir devlet yapısı ortaya çıkar. Böyle bir dönüşüm sağlandığında, sadece bugün değil, yarın da kazanılır. Hatta sistem doğru kurulursa, benden sonra gelenler bile aynı çizgiyi devam ettirerek bu başarıyı sürdürebilir.

Değerli dostlar, son sözüm değişmez;
Allah vatana millete zeval vermesin.
Vesselam…