İnsanlar, toplumlar, örgütler ve devletler arası işbirliği neden önemlidir? Çünkü var olan sorunları, az önceki öznelerden hiçbiri tek başına çözemez. Malum olduğu üzere, geçmişe dair birçok görüş mevcuttur. Bunlar arasında bazıları, tarihin tekerrür ettiğinden bazıları ise bu tekerrürün yani kendini tekrar etmenin mümkün olamayacağı üzerine fikir ileri sürmüştür. Hatta bu tartışma çerçevesinde tarihimizin kıymetli şahsiyetlerinden Mehmet Akif Ersoy’a ait, “Tarih’i tekerrür diye tarif ediyorlar; hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” dizeleri zaman zaman karşımıza çıkmaktadır. Ancak bilinmektedir ki, her iki görüşü toptan reddetmek veya kabul etmek kolayca bir çırpıda olacak bir iş değildir. Fakat her şeye rağmen, içinde bulunduğumuz çağın küresel olmasından kaynaklı kendine özgü evrensel sorunları vardır.

Dolayısıyla başlangıçta fark etmemiz gereken şimdiki sorunlarımızın küresel olduğu gerçeğidir. O halde basit bir mantıkla, “Eğer sorunlar küresel ise çözüm de küresel olmalıdır” sonucuna varabiliriz. Geçmiş dönemlerde sorunlar daha yereldi ve böylece meydana gelen bir felaketin etkileri o bölgeyle sınırlı kalıyordu. Elbette istisnalar bulmak mümkündür ama genel durum bu yönde seyrediyordu. Küreselleşmeyle birlikte ülkeler giderek birbirine yaklaştı ve insanlık neredeyse tek toplum tipine büründü.

Sadece sınır aşan seyahatler, ticaretler ve işbirlikleri doğmadı. Zaman içerisinde hastalıklar, yoksulluk, küresel ısınma, uyuşturucu, iklim değişiklikleri ve terörizm gibi küresel çapta insanlığı tehdit eden sorunlar da uluslararası boyutlara ulaştı. Artık tüm insanlığı etkisi altına alma kapasitesine ulaşan bu sorunların üstesinden tek bir toplumun, örgütün ya da devletin gelmesi mümkün değildir.

Ekonomik ve teknolojik olarak dünyanın tüm gelişmişliğine rağmen her geçen gün insanlığın ıstırabının artması zamanımızın en çok tartışılması gereken baş ağrısıdır. Estetik, entelektüel standartlar, maddi koşullar ve sosyal bağlar göz önüne alındığında 21. yüzyıl uygarlık denemesinin pek başarılı olmadığını söylemek mümkündür. Bu uygarlık denemesinin ortak kümesinde yer alan değerler insanlık-uygarlık ilişkisini de tam manada inşa edemedi.

Tüm insanlığa barış ve özgürlük vadeden ABD, hızlı bir şekilde bu politikalarını terk ederken, ABD Haziran 2017’de Paris İklim Anlaşması’ndan, Haziran 2018’de ise, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nden çekildi. ABD karşısında bir denge politikası yürüten ve 1945 sonrası dönemde İnsan Hakları ipine sımsıkı sarılarak çokkültürlüğü kendine ilke haline getiren Avrupa Birliği de yükselen kültürel ırkçılık karşısında tüm dirençlerini yitirmek üzeredir.

Yaşanan tüm bu gelişmeler ülkeler arası işbirliği olanaklarını bir bir ortadan kaldırırken, devletlerin yükselen güvenlik endişelerinden dolayı çözümü yeniden silahlanmada görmeleri Birleşmiş Milletler Fikri’ni de tehdit etmeye başlamıştır. Dünya eskiye benzer bir yörüngeye girmeye hazırlanırken, bir türlü tesis edilemeyen sürdürülebilir barış ve işbirliği düzeninden galipleri mağlupları ve güçlülerin zayıfları suçlaması ayrı bir paradoks oluşturmaktadır. Bakış açısının bu şekilde olması, küresel işbirliğine ve barışa yönelik tehdidin gerçek kaynağının güçlü mü yoksa zayıf mı olduğu konusunda kafaları bulandırmaya devam ediyor.