Bazı görüntüler çekildiği anda sıradan görünür. Bir dost telefonunu çıkarır, kayda basar. İnsanlar güler, konuşur, şarkı söyler. Sonra hayat araya girer ve o sıradan görüntü, birden insanın boğazına düğümlenen bir vedaya dönüşür. Serhat Kılıç’ın makyaj odasında söylediği türkü de artık böyle bir görüntü. Oyuncu arkadaşı Sinan Albayrak kaydetmiş.
Serhat söylüyor:
“Gafil gezme şaşkın, bir gün ölürsün…
Dünya kadar malın olsa ne fayda…”
İnsan görüntüyü bugün başka türlü izliyor. Çünkü Serhat Kılıç artık yok. 51 yaşında hayata veda eden, enerjik, üretken, hayatın içinde bir oyuncu… Üstelik kendi ölümünden habersiz, ölümün ve faniliğin türküsünü söylüyor. Belki de görüntünün insana bu kadar ağır gelmesinin nedeni bu.
Hepimiz son sahnenin nerede olduğunu bilmeden yaşıyoruz.
“Gafil Gezme Şaşkın”, Anadolu’nun fanilik anlayışını taşıyan eski bir deyiş. Yaklaşık iki asır önce yaşamış bir Anadolu ozanı, bugünün insanına hâlâ aynı şeyi söylüyor:
Gafil olma. Malına güvenme. Makamına güvenme. Kendini dünyanın sahibi sanma. Hatta, türküdeki Karun göndermesi de bunun için önemli. Kur’an’da büyük serveti ve kibriyle anlatılan Karun’u, hazineleri bile kurtaramıyor biliyorsunuz.
Ozan da meseleyi birkaç dizeye indiriyor: Dünya kadar malın olsa ne olacak? Ölüm geldiğinde tapunu mu göstereceksin? Banka hesabını mı uzatacaksın? Makamını söyleyip biraz daha zaman mı isteyeceksin? İşte bu yüzden bu türkü sadece ölüm üzerine yazılmış bir ağıt değildir. Bir kibir terbiyesidir. İnsana haddini hatırlatır. Aradan iki yüz yıl geçmiş. Kaç anne, kaç baba, kaç genç, kaç asker, kaç sanatçı, kaç yiğit bu türkünün ardından uğurlandı, bilmiyoruz.
Kaç Serhat geçti bu dünyadan…
Ama türkü kaldı.
Çünkü insan değişmedi. Evler büyüdü. Arabalar değişti. Bankalar, şirketler, gökdelenler çoğaldı. Fakat ölüm karşısındaki çaresizliğimiz değişmedi. Serhat Kılıç’ın görüntüsü bu yüzden sadece bir sanatçı hatırası değil, aynı zamanda yaşayanlara tutulmuş bir ayna.
Biz neyin peşindeyiz? Birbirimizi neden bu kadar kolay kırıyoruz? Neden daha büyük ev, daha pahalı araba, daha yüksek makam için yıllarımızı tüketiyoruz? Neden sevdiğimiz insanları aramayı erteliyoruz? Neden özür dilemeyi, sarılmayı, teşekkür etmeyi yarına bırakıyoruz? Sanki elimizde yüz yıllık bir sözleşme var. Sanki yarın sabah uyanacağımız garanti.
Oysa değil.
Hayatın belki de en tehlikeli kelimesi şudur:
Sonra.
Sonra ararım. Sonra giderim. Sonra barışırım.Sonra yaşarım. Bazen o “sonra” gelmiyor.
**
Serhat Kılıç’ın makyaj aynasının önünde olması da ayrıca düşündürücü. Makyaj, sahnenin bir parçasıdır. İnsan yüzüne başka bir yüz çizer, rolünü oynar, perde kapanır ve makyaj silinir. Hayat da biraz böyle değil mi? Makam bir makyaj. Servet bir makyaj. Şöhret bir makyaj. Güç bir makyaj. Bir süre yüzümüzde duruyor. Sonra perde kapanıyor. Geriye yalnızca insan kalıyor. Ve o insan öldüğünde, evinin kaç metrekare olduğu hatırlanmıyor. Hangi model arabaya bindiği unutuluyor. Banka hesabı konuşulmuyor. Ama başka şeyler kalıyor. “İyi adamdı.” “Dar günümde yanımdaydı.” “Beni güldürürdü.” “Güzel insandı.”
İşte gerçek servet belki de budur. İnsanların hafızasında bıraktığımız yer. “Gafil Gezme Şaşkın” bize ölümü sevdirmiyor. Bize hayatı doğru yaşamayı öğretiyor. “Nasıl olsa öleceksin, hayatın anlamı yok” demiyor. Tam tersini söylüyor: Nasıl olsa öleceksin, hayat çok kıymetli.
Öyleyse kinle harcama. Kibirle harcama. Hasetle harcama. Sadece para ve makam peşinde harcama. Sev. Dost edin. Anne babanı ara. Çocuğuna sarıl. Birine teşekkür edeceksen et. Özür dileyeceksen dile. Belki Serhat Kılıç o makyaj odasında bunların hiçbirini düşünmüyordu. Türküyü seviyordu, söylüyordu. Hepsi bu. Ama hayat bazen bir görüntünün anlamını sonradan yazıyor. Bugün o görüntüyü izlediğimizde, Serhat’ın sesinin arkasından iki yüz yıllık Anadolu sesi yükseliyor sanki: Gafil gezme. Kendini vazgeçilmez sanma. Sahip olduklarını ebedi sanma. Kırdığın kalbi küçümseme. Sevdiğin insanın hep orada olacağını zannetme. Çünkü hepimiz misafiriz. Kimin önce kalkacağını bilmiyoruz. Serhat Kılıç masadan erken kalktı. 51 yıllık bir ömür… Sahneler, setler, alkışlar, kahkahalar, dostluklar… Ve geride bir makyaj odasından yükselen sesi kaldı. Belki o sadece bir türkü söyledi. Ama ardından kalanlara çok büyük bir soru bıraktı: Dünya kadar malın olsa ne fayda?
Ve belki daha önemlisi:
Biz daha ne kadar gafil gezeceğiz?