Geçtiğimiz 2025 yılına, Suriye’de Esed rejiminin devrilmesi ve geçici Ahmet Eş Şara yönetiminin göreve gelmesinin etkisiyle girmiştik.
Bu yıl ise, Terörsüz Türkiye sürecinde daha önce mutabakata varılmasına rağmen imzalarının arkasında durmayan YPG/SDG’ye yönelik olarak Suriye Hükümeti’nin Halep’te kontrolü altında tuttuğu Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine operasyon düzenlenerek girildi.
Diğer taraftan yıla, Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşinin ABD tarafından uluslararası hukuka aykırı şekilde kaçırılmasıyla başladık.
Elbette ABD Başkanı bu kaçırma eylemini gerçekleştirirken Grönland, Küba, Panama, Kolombiya, Kanada ve Meksika’nın da yakın hedefleri arasında olduğunu açıklarken, İran’daki sokak eylemlerini de destekledi.
Bu gelişmeler şunu gösterdi ki, Çin ile iş birliği yapan ülkelere ABD herhangi bir eylemde bulunduğunda Çin çoğu zaman sadece kınamayla yetiniyor; bunun ötesine geçemiyor.
Çin sadece ticaretine bakıyor. O ticaret de ABD müdahalesine kadar sürebiliyor.
Ancak ABD’nin Çin’e karşı endişesi devam ediyor.
Çin, Amerika kıtasından sistematik biçimde dışlanıyor.
Çin de bu konuda kayda değer bir karşılık veremiyor.
1823’te Avrupa ülkelerinin Amerika kıtasına karışmaması için dönemin ABD Başkanı James Monroe tarafından ortaya konulan Monroe Doktrini’nin yerini bugün fiilen Donroe Doktrini alıyor.
Monroe Doktrini’nde ABD’nin de Avrupa’ya karışmaması ilkesi yer alırken, Donroe Doktrini’nde Trump her ne kadar “Önce Amerika” dese de bu yaklaşım başka kıtalara karışılmayacağı anlamına gelmiyor.
Asya-Pasifik’te Çin’e karşı önce Hindistan’ı konumlandırmak isteyen ABD, Hindistan’a yüzde 59 gümrük tarifesi uygulamaya başlamasıyla bu stratejinin işlemediğini gördü.
Sanae Takaichi’nin Japonya Başbakanı seçilmesinden sonra Japonya ile Çin arasındaki gerilim başlıkları yeniden gündeme geldi.
Çin ile Tayland arasındaki gerilimler uzun süredir devam etmekle birlikte Tayland ile Çin ölçeğinde bir mukayese yapmak çok makul görünmüyor.
Ancak 2026 yılında Trump’ın göreve gelir gelmez başlattığı “Ticaret Savaşları” yaklaşımının yerini ciddi biçimde 3. Dünya Savaşı ihtimalinin almasıyla karşı karşıya kalabiliriz.
Trump yalnızca yakın coğrafyasıyla değil, Avrupa’yla da ciddi bir gerilim içinde. ABD ile Avrupa arasındaki müttefiklik ilişkisi belirgin biçimde zedelenmiş durumda.
Avrupa bir yandan kendi NATO’sunu kurma hazırlığı yaparken, diğer yandan her ülke ayrı ayrı silahlanmaya yönelmiş durumda.
AB Genel Sekreteri Ursula von der Leyen, AB Liderler Zirvesi’nde daha önce sıkça vurguladığı çevre ve iklim değişikliği konularını geri plana iterek “çelik üretimimizi artırmalıyız” derken, aynı zamanda “savaşa hazır hale gelmeliyiz” ifadelerini kullandı.
Tüm bunlar, her ülkenin ayrı ayrı bir dünya savaşına hazırlandığını net biçimde gösteriyor.
Tiyatro oyunlarında bilinen bir söz vardır: “Sahnede bir silah varsa, o silah mutlaka patlar.” Bugün sahnede herkesin elinde silah var. Bakalım bu silah nerede patlayacak ve 3. Dünya Savaşı’nı başlatacak.
Belki de başlamıştır.
Ukrayna’da.
Venezuela’da da bunu daha sonra fark edeceğiz.
Eskiden ABD ile Sovyetler Birliği arasında “dehşet dengesi” denilen bir denge vardı ve bu denge belli ölçüde korunabiliyordu.
Bugün ise ABD, tek kutuplu dünyada yaptıklarının büyük ölçüde karşılıksız kalacağı varsayımıyla hareket ediyor.
Sovyetler’in devamı olan Rusya Ukrayna ile meşgulken, ABD Rusya’nın etki alanlarına daha rahat giriyor.
Çin ekonomik olarak büyük bir güce ulaşmış olsa da savaş tecrübesi olmaması nedeniyle çatışmayı göze alamıyor ve çekingen bir tutum sergiliyor.
Evet, ABD bir süper güç; ancak kendi ülkesinde üretim kabiliyetini kaybetmiş bir süper güç.
Trump’ın hamleleri ABD’ye geçici bir refah algısı oluşturmuş olsa da üretim kabiliyeti zayıfladığı için işi oldukça zor. Kaba gücün etkisi de bir yere kadardır.
Türkiye’ye baktığımızda ise Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde ülkenin küresel etkinliği ciddi biçimde artmış durumda.
Bugün Türkiye’nin 15 farklı ülkede askeri varlığı bulunuyor ve bu varlıkların tamamı meşru hükümetlerin davetiyle gerçekleşmiş durumda.
Batılı ülkeler bulundukları coğrafyalarda kaynakları sömürüp halkları yoksulluğa mahkûm ederken, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Daha adil bir dünya mümkün” yaklaşımıyla hareket ediyor.
Erdoğan’ın 15 Temmuz konuşmasında dile getirdiği “çok kutuplu dünyada Türkiye de bir kutup başıdır” ifadesi bu açıdan son derece önemlidir.
Nitekim İsrail’in Somaliland’ı tanıyarak Türkiye’nin etkisini kırma çabası olsa da bu etki artarak devam edecektir.
2026’da İçeride Bizi Neler Bekliyor?
Siyaset arenasında, İmamoğlu yapılanmasına ilişkin iddiaların ve sürecin daha da görünür hale gelmesi bekleniyor.
Diğer cumhurbaşkanı aday adaylarından Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde yaşanan ciddi su sorunu, trafikte kalma süresinin üç katına çıkması ve bu alanlarda çözüm üretememesi nedeniyle toplum nezdinde etkisini kaybettiği görülüyor.
Adaylık sürecinde CHP dışındaki partilerin adayı olması ya da bağımsız aday olarak yeterli imzayı toplaması ihtimali konuşulsa da ikinci tura kalması zor görünüyor.
CHP, yerel seçimlerde yakaladığı ivmeyi sürdüremedi.
Birçok belediye başkanı ve milletvekilinin istifa ederek AK Parti’ye geçmesi, AK Parti’yi yeniden bir cazibe merkezi haline getirdi.
Ekrem İmamoğlu’nun müdahalesiyle tartışmalı hale gelen 38. Kurultay süreci ve CHP’li belediyelerdeki yolsuzluk iddiaları, partinin iktidara alternatif olma iddiasını zayıflatıyor.
Optimar Araştırma olarak her ay gerçekleştirdiğimiz Türkiye’nin Nabzı araştırmalarında, halkın en önemli sorunu birinci sırada ekonomi, ikinci sırada ise adalet olarak öne çıkıyor.
Enflasyon artış hızında düşüş olduğu verilerle ortaya konulsa da vergi daireleri ve yeni vergi düzenlemeleri, ticaretle uğraşanları adeta iş yapamaz hale getiriyor.
Bu tablo varken BES devlet katkısının yüzde 30’dan yüzde 20’ye düşürülmesi ve altın alımlarına getirilen kısıtlamalar da düşündürücü.
Dünya savaş riskinin bu denli arttığı bir dönemde, altın ve kıymetli madenlere kısıtlama yerine teşvik getirilmesi daha yararlı olurdu. “Yastık altı” olarak küçümsenen altınlar, olası bir finansal saldırı karşısında ülkemizi daha dirençli hale getirebilir.
Adalet meselesi ise yalnızca mahkemelerin dağıttığı adaletle sınırlı değil; fırsat eşitliğine dair endişeleri de kapsıyor.
Geçmişte AK Parti hükümetleri, ağır bedeller ödetmeden enflasyonu düşürmeyi başardı. Fırsat eşitliğini sağladığı için de oy oranlarını yüksek tuttu.
Bugün de bunu başarabilecek lider olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan öne çıkıyor. Ancak toplumdan kopuk, tepki çeken politika ve isimlerle yola devam edilmesi bu kritik dönemde ülke menfaati açısından ciddi bir risk olarak karşımızda duruyor.