Bugün demokrasinin en çok hırpalanan, üzerinde en çok fırtınalar kopan kavramı kuşkusuz ki "güven". Siyaset, doğası gereği bir temsil makamıdır. Ancak bu makama talip olan ya da orada oturan bir aktörden beklenen asgari sınır, sadece "suç işlememiş olmak" ya da "hukuken aklanmak" değildir. Kanunların suç saymadığı, mahkemelerin ceza kesmediği pek çok eylem, kamu vicdanında derin yaralar açabilir.
Siyasi ahlakın ve demokratik meşruiyetin çok daha katı, çok daha net kriterleri vardır: Şeffaflık, hesap verebilirlik, mal varlığının kaynağını tereddütsüz bir açıklıkla ortaya koyabilmek ve en önemlisi; hayat tarzı ile resmi gelir düzeyi arasında toplumun gözünü tırmalayan, izaha muhtaç çelişkiler barındırmamak. Kısacası siyasetçi, oturduğu koltuğu bir zenginleşme veya zümreleşme aracı olarak kullanmadığına toplumu ikna etmekle yükümlüdür.
Peki, muhalefet ikliminde bu kriterler ne kadar karşılık buluyor?
Özellikle eski İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, CHP'nin eski genel başkanı Özgür Özel ve onların yakın siyasi çevreleri söz konusu olduğunda, kamuoyunda giderek büyüyen soru işaretleri ve sert ithamlar dikkat çekiyor. Siyasetin finansmanına dair iddialar, mal varlığı tartışmaları ve bu isimlerin "etrafındaki kadroların" dahil olduğu öne sürülen çeşitli parasal ilişkiler, muhalefet aktörlerinin uzun süredir inşa etmeye çalıştığı "temiz siyaset" vaadini ciddi şekilde gölgeliyor. Koltuklar değişse, görev süreleri geride kalsa bile, o dönemlerden sarkan bagajlar ve ilişkiler ağı toplumsal hafızada tazeliğini koruyor.
Siyasetin üzerine düşen bu gölgeler, sadece "Bunlar karalama kampanyası" denilerek geçiştirilebilecek cinsten değil. Çünkü mesele hukuki bir ceza davasının sınırlarını çoktan aşmış, toplumsal algı ve güven zeminine taşınmıştır. Ortaya konulan deliller, itiraflar ya da ciddi ithamlar karşısında aktörlerin ve çevrelerinin verdiği cevapların hızı ve niteliği, toplumun ikna olma eşiğinin gerisinde kalıyor.
Bir siyasetçi ve etrafındaki kadro, lüks yaşam tercihleri, kontrolsüz finansal hareketler veya kaynağı belirsiz zenginleşme iddialarıyla anılmaya başladığı an, o güven duvarında ilk çatlak oluşur. İster eski bir belediye başkanı olsun ister partinin dününe yön vermiş eski bir genel başkan; bu iddialara karşı sadece retorikle, siyasi savunma refleksleriyle ya da "bizden öncekiler de yapıyordu" kolaycılığıyla yanıt veriliyorsa, o çatlak büyür ve inandırıcılık tamamen kaybolur.
Netice itibarıyla; Ekrem İmamoğlu, Özgür Özel ve etrafındaki siyasi halka, kendilerini toplum nezdinde yeniden inanılır ve güven verici bir pozisyona taşımak istiyorsa, bizzat savundukları o "şeffaflık" terazisine çıkmak zorundadır. Siyasetçi sadece dürüst olmakla yetinemez; dürüst olduğunu, şüpheye yer bırakmayacak bir berraklıkla kanıtlamak ve toplumu buna ikna etmekle de mükelleftir. Aksi takdirde, dillerinden düşürmedikleri vaatler, kendi yarattıkları gri alanların içinde kaybolup gitmeye mahkum olacaktır.