CHP Genel Başkanı Özgür Özel‘in Venezuela üzerinden Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan çıkışı, sadece siyasi nezaketten değil, devlet ciddiyetinden de yoksundur. Dün “kutuplaşmadan çıkalım” diyen bir muhalefet liderinin, bugün küresel bir kriz başlığında dili sivriltmesi; hakikati arayan bir muhalefet refleksi değil, fırsatçı ve reaksiyoner bir tutumdur. Devletlerin kaderi tweetlerle değil; tarih, tecrübe ve irade ile yazılır.

Türkiye’nin dış politikası, günübirlik sloganların, fotoğraf karelerinin ve sosyal medya linçlerinin konusu değildir. Bu politika; milletin güvenliği, ülkenin bekası ve bölgesel dengelerin hassas terazisi gözetilerek yürütülür. Cumhurbaşkanımızın liderliğinde ortaya konan çizgi, kimden gelirse gelsin hukuksuzluğa karşı ilkesel duruşu esas alır. Bugün Venezuela başlığında tartışılması gereken, bir ülkenin iç siyasetinden ziyade emperyal müdahalenin pervasızlığıdır.

Zira mesele, Nicolas Maduro’nun şahsı değildir. Mesele Donald Trump, döneminden miras kalan ve bugün de farklı biçimlerde sürdürülen Amerikan güç siyasetinin uluslararası hukuku ayaklar altına almasıdır. Bir devlet başkanının, başka bir ülkenin egemenlik alanında, hukuk dışı yöntemlerle hedef alınması; hangi gerekçeyle sunulursa sunulsun meşru değildir. Türkiye’nin itirazı tam da buradadır: Emperyalizm, gerekçesini kendi üretir; hukuku da kendi çiğner.

Cumhurbaşkanımızın geçmişte Venezuela bağlamında kullandığı dil; yaptırımların halkları cezalandırdığı, müdahalelerin ülkeleri kaosa sürüklediği gerçeğine dayanmaktadır. Bugün de aynı ilke geçerlidir. Türkiye, bir ülkenin iç sorunlarının dış güçlerin operasyon sahasına çevrilmesine karşıdır. Bu duruş, kişilere göre değişmez; prensiplere dayanır. İlke ise nettir: Egemenlik, pazarlık konusu yapılamaz.

Muhalefetin düştüğü hata, tam da burada başlıyor. Emperyal bir zorbalık karşısında safını netleştirmek yerine, iç politik hesaplarla Cumhurbaşkanımızı hedef almak; Türkiye’yi değil, küresel güç merkezlerini rahatlatır. “Demokrasi” söylemiyle emperyal müdahaleleri aklamaya çalışan bu dil, tarihte defalarca denenmiş ve her seferinde mazlum coğrafyaların yıkımıyla sonuçlanmıştır. Irak’ta, Libya’da, Suriye’de yaşananlar hâlâ hafızalardayken, aynı senaryoya alkış tutmak siyasi körlüktür.

Cumhurbaşkanımızın liderliği, masada da sahada da bağımsız Türkiye iddiasının adıdır. Bu liderlik, bir telefonun, bir tehdidin ya da bir küresel başkentten gelen mesajın gölgesinde şekillenmez. Meşruiyetini sandıkta tecelli eden millî iradeden alır. Türkiye’nin yönünü de, ittifaklarını da, itirazlarını da bu irade belirler. Kimse Türkiye’den, emperyalizmin “haklı gerekçeler” masalına inanmasını beklemesin.

Bugün Venezuela üzerinden yürütülen tartışma, aslında daha büyük bir fotoğrafın parçasıdır. Dünya, kuralsız bir güç dönemine itilmek istenmektedir. Uluslararası hukuk, güçlülerin işine geldiği zaman hatırlanan; gelmediği zaman yok sayılan bir metne dönüştürülmektedir. Türkiye bu oyunu reddetmektedir. Reddettiği için de hedef alınmaktadır. Çünkü Türkiye, boyun eğmeyenlerin ülkesidir.

Son söz şudur:
Bu millet, emperyalizme alkış tutan bir muhalefet diliyle değil; bağımsızlık iddiası olan bir devlet aklıyla yol alır. Cumhurbaşkanımızın dış politikadaki kararlı duruşu, kişisel ilişkilerin değil; tarihin ve coğrafyanın zorunlu kıldığı bir direniş hattıdır. Şartlar ne olursa olsun, Türkiye emperyalizmin karşısında, mazlumların yanında ve kendi rotasında yürümeye devam edecektir.

////////////////
KURALLARIN BİTTİĞİ YER

Dünya, uzun süredir “kurallara dayalı düzen” masalını dinliyordu. Güçlülerin ağzından düşmeyen bu ifade, kâğıt üzerinde bir ahlâk iddiasıydı; sahada ise bambaşka bir pratiği gizliyordu. Son yaşananlar, artık bu masalın da örtüsünün çekildiğini gösterdi. Çünkü bir eşiğin ötesine geçildi: Bir devlet, başka bir devletin seçilmiş liderini, o devletin toprağında askerî güçle alıp götürdü.

Bu, sıradan bir müdahale değildir. Bu, yaptırım değildir. Bu, diplomatik baskı hiç değildir. Bu, doğrudan egemenliği inkâr anlamına gelir. “Seni tanımıyorum, senin ülkeni de tanımıyorum; kararımı ben veririm” deme cüreti, uluslararası sistemin fiilen çöktüğünün ilanıdır.

Bugüne kadar güç siyaseti gördük. Darbeler gördük. İşgaller gördük. Ama burada yapılan şey, daha ileri bir aşamadır: Devlet başkanını alıkoyma pratiğinin normalleştirilmesi. Bu, yalnızca bir ülkeye değil, bütün dünyaya verilen bir mesajdır. Mesaj nettir:

Gücüm yetiyorsa, hukuka ihtiyacım yok.

Bu noktada suçlama başlıklarının, dosyaların, iddiaların hiçbir önemi kalmaz. Bir lider suçlu olabilir, otoriter olabilir, başarısız olabilir. Bunların tamamı o ülkenin halkını ve hukukunu ilgilendirir. Uluslararası sistemin varlık sebebi tam da budur: Güçlü olanın, hoşlanmadığı yöneticiyi zorla alıp götürmesini engellemek.

O engel yıkıldı.

Daha tehlikelisi şu: Bu eylem bir “istisna” olarak sunuluyor. Oysa tarihte istisnalar kalıcı olmaz; emsal olur. Bugün bir ülkeye uygulanan yöntem, yarın bir başkasına rahatlıkla uygulanır. Çünkü artık sorulacak soru “haklı mı?” değildir. Soru şudur:

Yapabilir miyim?

Birleşmiş Milletler’in sessizliği, bu çöküşün resmi tutanağı gibidir. Güvenlik Konseyi’nin kilitlenmesi, kurumların felce uğraması, açıklama yapmaktan öteye gidemeyen yapılar… Hepsi aynı gerçeği söylüyor: Uluslararası hukuk, güçlülerin işine yaradığı sürece vardır. İşine yaramadığında ise rafa kaldırılır.

Bu tablo, dünyayı daha güvenli bir yere götürmez. Aksine, daha kırılgan, daha sert ve daha öngörülemez bir dönemin kapısını aralar. Çünkü kurallar ortadan kalktığında, geriye sadece çıplak güç kalır. Çıplak güç ise denge üretmez; kaos üretir.

Bugün yaşananlar, bir ülkenin iç meselesi değildir. Bu, küresel bir zihniyet değişiminin dışa vurumudur. “Kurallar” artık bağlayıcı değil, seçmeli hale gelmiştir. Kimin için uygulanacağına, kimin için askıya alınacağına güç sahipleri karar vermektedir.

Ve işte asıl tehlike burada başlıyor:
Bu dünyada artık küçük ve orta ölçekli hiçbir devlet kendini güvende hissedemez. Çünkü koruyucu şemsiye yırtılmıştır. Bugün başkasının başına gelen, yarın senin başına gelmeyecek diye bir garanti yoktur.

Kuralların bittiği yerde adalet olmaz.
Adaletin olmadığı yerde barış olmaz.
Barışın olmadığı yerde ise herkes, bir sonraki hedef olmamak için silahlanır.

Dünya tam olarak bu yola girmiştir.

//////////