Washington’un alıştığı bir dünya vardı: Tehdit eder, ambargo koyar, diz çöktürür. Karşı koyanı “rejim”, direnen halkı “kriz” diye yaftalar, sonra da yağmaya girişirdi. O dünya çatırdıyor. Ve Venezuela, bu çatlağın tam ortasında onuruyla ayakta duruyor.

Bugün ABD, Karakas ufkuna silah gölgesi düşürmeye çalışırken şunu bilsin: Karşısında bir hükümetten fazlası var. Karşısında Bolivarcı hafıza, örgütlü bir halk ve teslimiyet nedir bilmeyen bir ülke var. Nicolas Maduro Washington’un ekonomik boğma planlarını da, darbe senaryolarını da aştı. Çünkü bu kavga kişisel değil; egemenlik kavgasıdır.

ABD’nin Latin Amerika sicili kanla doludur. Guatemala’dan Şili’ye, Panama’dan Nikaragua’ya… “Özgürlük” dedikleri her seferinde askeri bot, “demokrasi” dedikleri CIA dosyası çıktı. Venezuela’ya gelince; 2002’de sahnelenen darbe, Karakas sokaklarında halk tarafından paramparça edildi. O gün bir gerçek yazıldı tarihe: Bu ülke, saray koridorlarında değil, sokakta savunulur.

Ambargo, ABD’nin en sinsi silahıdır. İlaç yok, gıda zor, finans kapalı… Amaç basittir: Halkı cezalandır, sabrı kır, sonra “insani müdahale” maskesiyle gir. Irak’ta bir milyondan fazla insan bu yalanla öldürüldü. Suriye bu senaryonun enkazını yaşadı. Küba altmış yıldır direndi. Venezuela da direnecek. Çünkü Bolivarcı direniş, yoksulluğa rağmen onurunu satmama iradesidir.

ABD’ye buradan açıkça meydan okuyoruz:
Sizin “dünya düzeni” dediğiniz şey soygun düzenidir.
Sizin “güvenlik” dediğiniz şey başkalarının güvensizliğidir.
Sizin “istikrar” dediğiniz şey itaattir.

Artık bu masal bitmiştir.

Venezuela’nın arkasında yalnızca petrol yok; tarih var. Simón Bolívar’ın “Kuzey Amerika, kaderin lanetiyle Latin Amerika’yı sefalete mahkûm etmeye yazgılıdır” sözü bugün Karakas duvarlarında yankılanıyor. Hugo Chávez bu sözü iktidara taşıdı; halkı siyasetin öznesi yaptı. Bugün o miras, ambargoların içinden yürüyerek çıkıyor.

ABD ise içeride çözülüyor. Toplum bölünmüş, siyaset kilitli, sokaklar öfkeli. Irkçılık, silahlanma, gelir uçurumu… İmparatorluk merkezden çürüyor. Roma’nın son günlerinde olduğu gibi: Dışarıda tehdit, içeride kaos.. ABD geleceğini başka halkların diz çöktürülmesinde arıyor; oysa kendi geleceğini karartıyor.

Venezuela’nın geleceği ise çok kutuplu dünyanın kapısında duruyor. Alternatif ticaret yolları, bölgesel dayanışma, halk komiteleri… Ambargolar öğretti: Ayakta kalmanın yolu kendi ayaklarının üzerinde durmak. Venezuela bugün yalnız değildir; direnen herkesin kalbi Karakas’ta atmaktadır.

Buradan Washington’a bir kez daha söylüyoruz:
Bu ülkeyi alamazsınız.
Ambargoyla alamazsınız.
Darbeyle alamazsınız.
Silahla hiç alamazsınız.

Çünkü Venezuela bir hedef değil, bir direniştir.
Ve direnişler, imparatorlukları yıkar.

//////////////////////////////////

İŞTE BU YÜZDEN ABD, VENEZUELA’DA DARBEYE KALKTI

Mesele demokrasi değil.
Mesele insan hakları hiç değil.
Mesele sandık, özgürlük ya da refah masalları da değil.

Mesele kanallar, boğazlar, deniz ticareti ve küresel akışın kontrolü.

ABD’nin Venezuela’ya yönelik bitmeyen kuşatmasının, darbe girişimlerinin ve ekonomik boğma siyasetinin arkasında tam olarak bu gerçek yatıyor. Çünkü Venezuela, sadece bir ülke değil; Panama’nın kilidini açan anahtar, Karayipler’in jeostratejik menteşesidir.

Bugün jeopolitiğin kalbi kara sınırlarında atmıyor. Haritalar artık dağları ve ovaları değil; su geçişlerini işaretliyor. Kim boğazı tutarsa, ticareti tutar. Kim kanalı kontrol ederse, ekonomiye yön verir. ABD bu gerçeği herkesten iyi biliyor.

Bu yüzden Donald Trump’ın “Panama Kanalı’nı geri alma” çıkışı basit bir iç politika söylemi değildir. Çin’in kanalı fiilen işlettiği iddiası üzerinden yapılan bu açıklama, deniz jeopolitiğinde açık bir savaş ilanıdır. Çünkü Panama Kanalı, Atlantik ile Pasifik arasındaki en kritik ticaret kapısıdır ve Karayipler’deki her siyasi kırılma bu kapıyı doğrudan etkiler.

İşte tam bu noktada Venezuela devreye girer.

Venezuela;
– Karayipler’in merkezinde,
– Latin Amerika’nın enerji damarında,
– ABD’nin “arka bahçe” doktrinine başkaldırmış bir konumdadır.

Yani Washington’un gözünde Venezuela, kontrol edilmeden Panama güvenli değildir. Bu yüzden önce ambargo geldi, sonra diplomatik kuşatma, ardından darbe denemeleri… Hepsi aynı stratejinin parçalarıdır.

ABD’nin son yıllarda aynı anda odaklandığı boğazlara bakmak tabloyu berraklaştırıyor:
• Bab-ül Mendep Boğazı: Süveyş’e giden yolun kilidi
• Hürmüz Boğazı: Enerji piyasalarının kalbi
• Süveyş Kanalı: Avrupa-Asya ticaretinin ana damarı
• Malakka Boğazı: Çin’in dış ticaret nefesi

Bu zincirin Atlantik tarafındaki karşılığı Panama, Panama’nın çevresindeki denge noktası ise Venezueladır. ABD’nin Karakas’a yönelik her hamlesi, aslında küresel ticaret akışını yeniden dizayn etme çabasıdır.

Burada artık açıkça konuşmak gerekiyor:
Ortada tarihin en yayılmacı ve saldırgan Amerikan-İsrail ittifakı vardır. Kara işgallerinin maliyeti yükselmiş, kamuoyları yorulmuştur. Yeni strateji nettir: Denizleri kontrol et, geçitleri kilitle, rakibi pahalılaştır.

Bu yüzden Venezuela’da darbe denendi.
Bu yüzden Maduro hedef alındı.
Bu yüzden halk yoksullukla terbiye edilmek istendi.

Ama hesap tutmadı.

Çünkü Venezuela, sadece bir yönetimi değil; bir hattı, bir geçidi, bir direniş coğrafyasını savunuyor. Nicolas Maduro’nun arkasında duran şey şahsi iktidar değil; Bolivarcı miras ve antiemperyalist hafızadır.

Bu tablo Türkiye açısından da hayati dersler barındırıyor. Küresel ticarette payı “ikincil” gibi görünen ama stratejik değeri katlanan Boğazlarımız, bugün altın değerindedir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Karadeniz’i bir savaş havzasına çevirmek isteyenlerin önündeki en büyük settir. O imzayı atanlara rahmet ve minnetle… Çünkü Montrö, bugün yalnızca Türkiye’yi değil, bölgesel dengeyi ayakta tutmaktadır.

Sonuç açık ve nettir:

ABD Venezuela’da demokrasi için değil, kanallar için darbe denedi.
İnsan hakları için değil, deniz yolları için saldırdı.
Halkı değil, haritayı dizayn etmeye kalktı.

Ama unuttukları bir şey var:
Boğazlar zorla tutulur, halklar zorla teslim alınamaz.
Venezuela da işte bu yüzden hâlâ ayakta.

////////////////////////////////////

KURALLAR ÇÖKTÜ, GÜÇ KONUŞUYOR
DÜNYA DAHA KÖTÜYE GİDİYOR

Bir zamanlar “kurallara dayalı uluslararası düzen” denilen şey, en azından kâğıt üzerinde de olsa, güçlünün keyfini sınırlayan bir çerçeveydi. Bugün o çerçeve paramparça. Yerini çıplak güç, cezasızlık ve pervasızlık aldı. Dünya, hukukun değil fiilî durumun hüküm sürdüğü bir döneme girdi.

İlk büyük kırılma, Rusya’nın askeri güç kullanarak sınır değiştirmesiyle yaşandı. Ukrayna toprakları fiilen parçalandı; Kırım ilhakı kalıcılaştırıldı, savaş yeni bir “normal”e dönüştürüldü. Uluslararası hukuk itiraz etti ama yaptırım gücü olmayan itiraz, tarihte hep olduğu gibi duvara çarptı.

Ardından İsrail, dünyanın gözleri önünde kuralları hiçe saydı. İşgal altındaki topraklar genişledi, Golan Tepeleri gibi hukuksuzluklar fiilî kabule dönüştü. Soykırım iddiaları ve açık savaş suçları karşısında küresel sistem sustu. Bu suskunluk, hukukun değil ittifakların konuştuğunu ilan etti.

Bugün ise yeni ve daha tehlikeli bir eşiğe gelindi: Bir devlet, başka bir ülkede seçilmiş bir devlet başkanını hedef almayı, hatta kaçırmayı meşrulaştıran bir dil kullanabiliyor. Venezuela örneğinde tartışılan şey, artık “rejim eleştirisi” değil; egemenliğin alenen inkârı. Nicolas Maduro üzerinden verilen mesaj şudur: “Seçimle gelmen seni korumaz.”

Bu noktada “uluslararası düzen” ifadesinin ruhuna el Fatiha demek abartı değil. Birleşmiş Milletler ve ona bağlı mekanizmalar, fiilen seyirci kurumlara dönüştü. Karar alıyorlar ama uygulatamıyorlar; kınıyorlar ama durduramıyorlar. Hukuk, güç karşısında kâğıt üstünde kaldı.

Tablonun daha da ürkütücü yanı, bu pervasızlığın alkışlanması. Javier Milei, Trump çizgisinde konumlanarak Maduro’nun yakalanması çağrılarını “özgürlük ilerliyor” sloganlarıyla kutlayabiliyor. “Yaşasın özgürlük” denirken, kastedilenin başkasının egemenliğini ezme özgürlüğü olduğu artık gizlenmiyor.

ABD cephesinde ise hukuk krizi derinleşiyor. ABD Senatosu Silahlı Kuvvetler Komitesi, Donald Trump’ın; ABD generalleri, Pentagon, Stratejik Hava Komutanlığı ve Kongre’nin açık onayı olmadan yasadışı bombardıman emirleri verdiğini kayda geçiriyor. Aynı dil, İran’ın nükleer tesisleri için de tekrar ediliyor. Yani sorun yalnızca dış dünya için değil; ABD’nin kendi anayasal dengeleri için de alarm veriyor.

Bu tabloya eklenmesi gereken birkaç kritik başlık daha var:
• Cezasızlık Çağı: Güçlü aktörler için yaptırımın fiilen ortadan kalkması, zincirleme ihlalleri teşvik ediyor.
• Önleyici Savaş Doktrininin dönüşü: Tehdit iddiası, fiilî saldırının gerekçesi hâline getiriliyor.
• Vekâlet hukukunun çöküşü: Uluslararası mahkemeler büyük aktörler karşısında etkisiz.
• Küresel güvensizlik: Devletler artık sözleşmelere değil, silaha yatırım yapıyor.
• Yeni silahlanma yarışı: Nükleer eşikler ve hipersonik sistemler daha “konuşulabilir” hâle geliyor.

Geldiğimiz yer burası: Kuralların bağlayıcılığını yitirdiği, güçlünün meşruiyet ürettiği bir dünya. Bu düzen, istikrar üretmez; kaos üretir. Bugün başkasına yapılan, yarın herkes için emsal olur.

Uluslararası sistem çöktüğünde geriye tek soru kalır:
Bir sonraki hedef kim?

Ve bu sorunun cevabı, artık hiçbir ülke için uzak değildir.