Hegel, “Tarih Felsefesi”nde, “Din, insanın fani hayattan, ebedi hayata yükselmesidir” der.
Bunu bir giriş cümlesi olarak aldım.
Haddim olmayan bir tartışmaya girme niyetinde değilim…
Yalnız, Kant felaketinden sonra Hegel’in “bütün bilimlerin tanrı bilimi” olduğunu söylemesi önemli idi. Bunu Hristiyanlığa atıf yaparak söylemesi mühim değil. Onun, “Tanrıyı biliniz” çağrısı da aynı öneme sahip…
Yıllardır iki kurum bu toplumda belirleyici oldu.
Birincisi ordu…
Bir asker tanıdığınız varsa –ki rütbesi hiç önemli değil- siz seçkinler sınıfında sayılıyordunuz. Basın, bir askeri yetkiliye dayanarak haberini pekiştiriyordu. Uzman çavuş, astsubay, albay, yarbay, general olmasına gerek yoktu. “Bir asker tanıdık” yeterli idi.
Çünkü asker seçkin zümre demekti. Güzel maaş alıyorlardı. Orduevlerinde bedavaya yakın sosyalleşiyorlardı. Emekli olduklarında özlük hakları sivillerle kıyaslanamayacak kadar çoktu. Eğer lojmanda filan değillerse oturdukları apartman dairesinin önüne hemen bir mini karakol kuruluyordu. Neden? Çünkü “Bu binada bir paşa oturuyor, onu korumamız gerekiyor” deniliyordu.
Başka?
Bu seçkin sınıf, emekli olunca mutlaka ve hemen bir büyük şirketin yönetim kuruluna alınıyordu. O şirketin çetrefilli işleri için koçbaşı olarak kullanılıyordu. Bir dünya dolusu daha para kazanıyordu.
Eğer bir savaş, sınır ötesi operasyon gibi herhangi bir mesele olmadıkça bu zümre dünyanın en şanslı kulları olarak yaşayıp gidiyordu.
Gitsin de, hiçbir itirazımız yok.
Ama ne üretiyorlardı? Ne veriyorlardı da bu kadarını alıyorlardı; meselemiz bu!
Bir diğer zümre ise ‘din adamları’!
Durun hemen kızmayın…
Tek bir soru sormak istiyorum:
Hangi endüstri her cuma, yani haftada bir gün, milyonlarca insana yirmi dakika-yarım saat boyunca propaganda yapma gücüne ve imkânına sahiptir?
Sonuç?
Yıllar yılı cemaate menkıbe anlatılıyor. Neredeyse aynı metinler dönüp duruyor.
Yahu bir irade alalım, cemaati ateşleyelim, dünyayı anlatalım, uyaralım…
Böyle bir dert mertebesine hâlâ ulaşamadık.
Camilerimizden çıkalım, hayatın içine karışalım, dünyayı anlamaya çalışalım…
Böylesine muteber adamlar sayesinde saflar daha da sıklaşacak, buna emin olabilirsiniz.
Burada hiç kimseyi itham etmek niyetinde değilim.
Sadece insanın ‘formel’ bir karakter taşıdığını bilelim. Fıtraten çok karmaşık ve zıt içeriklerle donatılmış olduklarını kabul edelim. Bu gerçekle hareket edersek, herkes kendi rengini bulabilir.
Din, hakikat bilgisidir.
Askerlik değil.
Dolayısıyla din sadece insana lütfedilmiştir. Bu bir bilgidir. Aynı zamanda kulluk ödevi…
Dolayısıyla bu bilgiye ulaşmanın yolu düşünmekten geçer. Düşündükçe çeşitli yöntemler ortaya çıkar, bu yöntemler sayesinde de hakikate ulaşırız.
Böylece kendimizden başlayarak iç ve dış çevremizi ihya edebiliriz.