Güvenlik gerekçesiyle” insan öldürmek

Zalime olan öcünü, mazlumdan almak

Zalim olmak ve en zalim olmak

Sezai Karakoç

Batılı insanlar, insanın insanîlik değer kriterlerini kendileri gibi düşünen, kendilerinden olan insanlar, Avrupa ortak kültürü ve dini anlayışı ve algısına sadık kalarak okur. Batılı kafanın literatüründe Afrika’dan Avrupa ve Amerika’ya zorla götürülen ‘kara derili’ adamın insan kimliği yoktur. Uzak Asya, Hindistan ve Avusturalya’da yaptığı katliamlar, kurduğu kölelik düzeni ve kurulan sömürge imparatorluklarının kanunsuz-haksız zulümleri de yer almaz. Amerikan yerlileri, Aztekler de görünmez. Müslüman coğrafyanın maruz bırakıldığı Vandalizm de ‘İnsan Hakları’ tasnifine dahil değildir. Kafkasya topraklarından sandallarla Karadeniz’i geçmeye zorlanan insanların tarihi, Batı adamını meşgul etmeye değer bir vaka değildir. 19. yüzyıl sonu ile 20. Asır başında Kafkasya ve Balkanlarda yaşattıkları büyük insanlık suçunun zabıtları da tarihlerinde yer tutmaz. Avrupa için her şey kendilerinin sebep oldukları 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan iki büyük dünya paylaşım savaşında yaşanan göçler ve yer değiştirmeye bağlı olaylardır.

İki paylaşım savaşında yaşanan kitlesel mülteci hareketliliğine ek olarak kadınlara oranla azalan erkek nüfusun güç kaybına uğraması ve kadınların kendilerini eşitlemesidir. Savaş döneminde Yahudi, Çingeneler ile Avrupa’da farklı ulusların bayrakları altında savaşan ve esir düşen Müslümanlar da Avrupa’nın orta yerinde gerçekleşen soykırımlardan paylarına düşeni yaşadılar. Yaşadıkları devletin vatandaşlığından çıkarılarak haklarından mahrum kalan gemiler dolusu insan Karadeniz’de batırılan gemilerde hayatlarını kaybetti. Yüzyılın ikinci yarısında kurulan BM, mültecilere belirli haklar tanısa da bu hakların uluslararası alanda eşit bir biçimde güvence altına alındığını söylemek imkansızdır. 1948 yılında kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin yanı sıra 1951 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesine Dair Sözleşme ile Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme birer iyi metin olarak varlığını sürdürmekte ve bu metinler üzerinden çokça politik gevezelikler yapılmaktadır. Mazlum coğrafyalar başta olmak üzere Myanmar, Doğu Türkistan, Afrika ve Ortadoğu’da yaşananlar sonunda artık bu sözleşmelerin hukuki ve siyasi olarak anlamlarını yitirdiğidir. Ege’de patlatılan botlar, kıyıya vuran çocuk cesetleri, Avrupa ülkelerinin kara sınırlarında dikenli tellerle mazlum insanların önlerine örülen duvarlar, haber kovalayan Batılı gazetecilerin mültecilere çelme takarak onları düşürmesi ve dalga geçerek çekimlere devam etmesi tam anlamıyla mülteci haklarına dair hazırlanan metinlerdeki iradenin çöküşüdür.

Bütün bunlar Asyalı ve Afrikalı mülteciler söz konusu olduğunda insan hakları paradigmasının terk edilip yerine güvenlik adı altında katı bir ırkçılığın ve oryantalist Haçlı lejyonerliğinin hayata geçirildiğidir. Güvenlik kavramı çağımızın anahtar kavramlarından biri olarak her geçen gün güçleniyor. Her türlü toplumsal ve siyasal meseleyi güvenlik sorununa indirgeyen güç odağı iktidarların tek çözüm yolu olarak polisiye önlemleri ve askeri tedbirleri yürürlüğe koyması tüm uluslararası sözleşme ve anlaşmaları çöpe indirgiyor ve insanların ikiyüzlülüğünü kayda geçiriyor. İtalyan filozof Giorgio Agamben güvenlik kavramının modern dünya devletlerinin yönetimlerinde “bütün diğer siyasal kavramların yerini almış olan bir kavram” olduğunu ve çok farklı durumlarda sıkça duymaya alıştığımız “güvenlik gerekçesiyle” kaydı, yaşamaya zorlandığımız “sürekli istisna halinin” meşruiyet aracı kılınmasıdır. Dünyanın mazlum ve mağdur insanları mülteciler, bu sihirli formülden en çok pay alan gruptur. Mültecileri durdurmak için sınırlarına kilometrelerce duvar inşa eden ABD ve çit ören Avrupa devletlerinin sınır ve göç politikaları “ulusal güvenlik” kavramına dayanmaktadır. Sınırla insan hayatı arasında insanı tercih edecek bir iradeye ve istisnanın vicdani sızıları gidereceği kaidelere ihtiyaç var.

Son otuz kırk yılda, hayatlarını kurtarmak için Afganistan’dan, Irak’tan, Suriye’den çocuklarıyla veya yalnız başlarına ayrılan mülteciler, hayatları pahasına Avrupa ülkelerinden herhangi birine ulaşmaya çalışırken sınırlarda gaz ve göz yaşartıcı bombalarla karşılanıyor, giysilerine el konulup sınırlarda donmaya terk ediliyor, denizde uluslararası karasularında botları ucu sivri metallerle delinip ölüme terk ediliyorlar. Bir şekilde bir Batı ülkesine ulaştıklarında da gettolara kapatılıp geldikleri ülkede yaşama şartlarından daha kötü ortamlarda yaşamaya mecbur ediliyorlar. Demokratik kurumları, insan haklarında ulaştıkları özgürlükçü seviye ve liberal değerleri ile övünen ve mangalda kül bırakmayan Avrupa devletlerinin mültecileri durdurmak amacıyla sınırlarına ördükleri duvarlar ve çitler ile açık denizde insanları ölüme terk etme tanıklıklarımız bizi Avrupa söylemleri karşısında dehşete gark eder nitelikte. Afrika ve Asya’dan Avrupa’ya yönelik mülteci krizinin başladığı tarihten itibaren Avrupa’da başlayan yabancı düşmanlığı, ötekileştirme ve mülteci karşıtlığını yücelten söylemlerle öne çıkan Avrupa sağının kardeşliğini Türkiye’de de milliyetçilerle sol-liberal olma iddiasındaki çevreler yapıyor. Bu feodal orta çağ kafasına sahip partilerin oyları da neredeyse tüm Avrupa ülkelerinde artma eğilimindedir. Avrupalıların Müslüman mültecilere karşı korunma arzuları, Avrupalı siyasî çevreler için hayati önemi haiz oya tahvil edilebilen politik bir söylem olarak taraftar bulmaya devam ediyor. Asyalı (Afganistan, Irak ve Suriyeli) ve Afrikalı mültecilerin, ülkelerini işgal etmeye geldiği vehmi ile siyaset sahnesinde gevezelik eden bu siyasetçilere göre Avrupa demokrasilerinin bu göçmenlerden korunması ancak Avrupa’nın sınırlarını mümkün olan tel örgülerle, silahla, açık denizlerde mülteci botlarının batırılmasıyla ve Avrupa sınırlarının dikenli tellerle örülerek korumaya alınmasıyla mümkündür. Güvenlik gerekçesiyle katil olmanın meşruiyetine mi inanmalıyız?