Birçok insan kendine zaman ayırdığında suçluluk hisseder. Çünkü çoğumuza başkaları için yaşamak öğretilmiştir. Önce iş, önce aile, önce sorumluluklar… Kendisi ise hep listenin en sonunda yer alır. Oysa kendine zaman ayırmayan insan, bir süre sonra fark etmeden tükenir; verecek gücü kalmaz.
Kısa molalar, küçük ritüeller, sessiz anlar… Bunlar lüks değil, insanın iç dengesini koruyan temel ihtiyaçlardır. Bir fincan kahveyi acele etmeden içmek, birkaç dakikalığına telefonu bir kenara bırakmak, derin bir nefes almak… Bu anlar, zihni toparlar, bedeni rahatlatır.
Kendinle baş başa kalmak bir kaçış değildir; bir ihtiyaçtır. İnsan ancak kendisiyle temas kurabildiğinde ne hissettiğini, neye ihtiyaç duyduğunu anlayabilir. Sürekli dışa dönük bir hayat, insanı kendine yabancılaştırır. Oysa içe dönülen kısa anlar, insanı yeniden merkezine taşır.
Bakım, süreklilik ister. Ara sıra yapılan bir lüks değil; düzenli olarak sürdürülen bir özen hâlidir. Kendine ayrılan zaman, ertelenecek bir boşluk değil, hayatın doğal bir parçası olmalıdır.
Kendine verdiğin değer, hayatına yansır. Kendine iyi davranan insan, çevresine de daha sağlıklı yaklaşır. Çünkü insan ancak dolu olduğunda paylaşabilir; tükenmiş bir ruh, kimseyi besleyemez.