Birçok insan kendine vakit ayırdığında, tuhaf bir suçluluk hissine kapılıyor. Dinlenmek, durmak ya da sadece kendisiyle ilgilenmek sanki bencillikmiş gibi algılanıyor. Oysa sürekli veren, koşturan ve kendini ihmal eden bir insanın uzun vadede kimseye faydası olmaz. Tükenmişlik, fedakârlığın doğal sonucu değildir; yanlış anlaşılmış hâlidir.

Toplum, kendine bakmayı hâlâ bir lüks gibi görüyor. Önce iş, önce aile, önce sorumluluklar… “Ben sonra bakarım” cümlesi yıllarca erteleniyor. Ancak o “sonra” çoğu zaman hiç gelmiyor. Kendine bakım, keyfe bağlı bir tercih değil; zihinsel ve fiziksel bir ihtiyaçtır. İhtiyaçlar ertelendiğinde ise bedeli ağır olur.

Üstelik bakım denildiğinde akla sadece kozmetik geliyor. Oysa mesele çok daha geniştir. Düzenli uyku, sağlıklı beslenme, zihinsel mola verebilmek, yalnız kalabilmek de bakımın parçasıdır. Sürekli meşgul olmak, üretken olmak ya da güçlü görünmek insanı sağlıklı yapmaz. Aksine, insanı yavaş yavaş içten içe yorar.

Kendine bakmayan insan, zamanla hayata küsmeye başlar. Motivasyon kaybı, isteksizlik ve tahammülsüzlük genellikle buradan doğar. İnsan dış dünyaya değil, önce kendine yabancılaşır. Bu yabancılaşma fark edilmediğinde, sorunlar başka sebeplere bağlanır: iş, insanlar, şartlar… Oysa asıl ihmal edilen, kişinin kendisidir.

Özellikle çalışan bireylerde bu durum daha yaygındır. “Vaktim yok” bahanesi, en sık sığınılan savunmadır. Ancak çoğu zaman mesele vakit değil, önceliktir. Telefon ekranına, başkalarının beklentilerine ya da bitmeyen sorumluluklara zaman bulunurken, insan kendine sıra gelince hep en sona atar.

Kendini en sona koyanlar, genellikle ilk vazgeçilenler olur. Hem başkaları tarafından hem de zamanla kendi iç dünyalarında. Çünkü insan kendine değer vermediğinde, dışarıdan da aynı değeri beklemesi zorlaşır. Kendine bakım, başkalarından bir şey çalmak değil; onlara daha sağlıklı bir hâl sunmaktır.

Unutulmaması gereken şudur: Kendine bakmak, bencillik değil; sorumluluktur. Kendinle ilgilenmek, başkalarını sevebilmenin, anlayabilmenin ve sürdürülebilir olmanın ön şartıdır. Suçluluk duyarak değil, hak vererek yapılmalıdır. Çünkü iyi hâl, paylaşılabilen tek gerçek zenginliktir.