Kıbrıs’ta iki toplum arasında kalıcı barış sağlamaya yönelik görüşmelerin üzerinden elli yıldan daha uzun bir süre geçti. Bugüne kadar Birleşmiş Milletler himayesinde devam eden müzakerelerin hedef noktasını, siyasi eşitliğe dayalı, iki bölgeli, iki toplumlu federatif bir çözüm modeli oluşturdu. Buna göre, uluslararası kimliğe sahip bir federal devlet çatısı altında eşit statüye sahip Türk ve Rum kurucu devletleri yer alacaktı.

Peki, adada federatif bir çözüm için gerekli siyasal, tarihsel, coğrafi, kültürel ve toplumsal şartlar bulunuyor mu? Başka bir ifadeyle, federatif hükümet ile kurucu devletlerin sorumluluklarının ve yetkilerinin anayasada sistemli bir şekilde kaleme alınması, adada kalıcı barış için yeterli mi? 1960-63 yılları arasında yaşanan tecrübe, anayasanın, yasaların ve hatta uluslararası antlaşmaların barış için ne kadar kifayetsiz kaldığını gösterdi.

Federalizmin Kıbrıs’ta iki kurucu devlet ve iki halk arasında toplumsal güven inşa etmenin ötesinde siyasal açıdan herhangi bir denge fren sistemi yaratması olası görünmemektedir. Federal sistemlerin başarılı olabilmesi için üniter sistemi kabul etmeyen çoğulcu bir siyasi maziye sahip olması gerekiyor. Daha açık bir ifadeyle, federalizmin arzu edilen birlik ve uyumu sağlayabilmesi için ortada çok sayıda parçaya ayrılmış bir toplum olmalıdır.

Dolayısıyla Kıbrıs’ta federalizme temel oluşturabilecek etnik olarak çeşitlilik gösteren ve kati şekilde bölgesellik arz eden bir toplum yapısından pek söz edilemez. Bunun aksine adada, ulus devletin en katı şekliyle perçinleşmiş iki devlet bulunmaktadır. Her iki vaziyet daima, federal yapının bir tehdidi olarak yönetsel bölünme taraftarlığına kapı aralayacak ve nihayetinde birleşmeden ziyade ayrışmaya dönük çözülmeci baskıları güçlendirecektir.

Şayet adada Rum ve Türk nüfus kadar Ermeni ve Maronit nüfus var olsaydı, o vakit federasyon formülü gerçek anlamını bulabilirdi. Ancak böyle bir durumda, özerk yapıların korunması adına etkin bir merkezi güce duyulan ihtiyaç daha belirgin bir hale gelebilirdi. Fakat an itibariyle Kıbrıs’ta özerkliklerin korunması hali federatif çözüm sınırını çoktan aşarak ulusal örgütlenmesini tamamlamış bir evrededir. Ulusları bu evreden geri döndürmek oldukça güç bir durumdur.

Federatif uygulamalar, tarihsel süreç içerisinde genellikle tek millet ve tek egemenlik kuralına dayalı merkezi idarenin üstünlüğünü esas alan üniter sistem yoluyla çözüme kavuşturulmayacak, güçlü bölgesel geleneklerin var olduğu, kültürel ve etnik farklılıkların kendini hissettirdiği, büyük coğrafyalarda işbirliği ve uzlaşmaya duyulan ihtiyacın bir ürünü olarak doğdu. Nitekim coğrafi, kültürel ve siyasi açıdan çeşitlilik gösteren toplumsal yapılarda, yerinden yönetim ve siyasal gücün uzlaşı temelinde paylaşılması önem arz eder.

Benzer biçimde federasyon tipi siyasal örgütlenmelerin büyük bir dış tehdide karşı koymak üzere özerkliklerini korumak suretiyle bütünleşme sürecine girdikleri görülür. Kıbrıs’ta böyle bir dış tehdit olmadığı gibi, her iki halk birbirlerini tehdit olarak tanımlamaktadır.

Sonuç itibariyle, federasyon örgütlenmesinin koşullarını büyük ölçüde taşımayan Kıbrıs gibi küçük bir adada, yarım yüzyılı aşkın bir süre zarfında, adanın her iki yakasında yok edilemez siyasî güç alanlarının tesis edildiği siyasal ve toplumsal bir düzlemde, kalıcı çözüm için federasyon modelinde ısrar etmek ne kadar gerçekçidir?