Star Wars: The Mandalorian and Grogu
Zalim İmparator hem halkına zulmetmektedir hem de keyfi olarak çevre ülkelere saldırmaktadır. Bu duruma isyan eden kahramanımız, imparatora karşı tek başına mücadeleye girişir. Tek bir ok fırlatıp aynı anda beş kişiyi yere serer; on adamın üzerine zıplayıp hepsini darmadağın eder. Kahramanımız, zorlu rakipleri bir bir yenerek sonunda zalim imparatora ulaşır. Nihayetinde imparatoru da öldürüp daha önce kaçırılan, uğruna yollara düştüğü o masum prensesi kurtararak adaleti sağlar.
Çok bilindik, değil mi! Bu hikayeyi okuyan izleyicinin aklına Kara Murat, Battal Gazi veya Tarkan filmlerinden biri gelecektir. Ama bu hikaye aynı zamanda Star Wars: The Mandalorian and Grogu filminin hikayesi. Nasıl mı?
Dikkatli izleyiciler, karşısındaki senaryonun aslında Kara Murat'ın güncellenmiş ve uzay dekoruyla süslenmiş bir versiyonu olduğunu anlayacaktır. Bu hafta vizyondaki yerini alan film, galaktik zırhların ve mistik güçlerin arkasına sığınarak tam olarak bu klişe formülün etrafında dönüyor. Kurtarılması gereken bir tutsak, korunması gereken bir emanet, alt edilmesi gereken şer odakları ve durmaksızın tekrarlanan, bilindik tek kişilik kahramanlık miti. Star Wars: The Mandalorian and Grogu filminin hikayesi, galaktik imparatorluğun çöküşünün ardından filizlenen Yeni Cumhuriyet döneminde geçiyor. Ödül avcısı Mandalorian ve onun telekinetik yeteneklere sahip küçük dostu Grogu, galaksinin uzak köşelerinde adalet dağıtmaya devam ediyor. Yeni Cumhuriyet’in üst düzey bir yetkilisi tarafından kiralanan Mandalorian, şeytani Hutt kartelinin elinde rehin tutulan yeğenlerini kurtarmak ve İmparatorluk
kalıntılarının geri dönüş planlarına dair istihbarat toplamak üzere tehlikeli bir göreve soyunur. Yol boyunca tanıdık uzay gemileri, garip yaratıklar ve irili ufaklı çatışmalarla örülü, ancak derinlikten yoksun bir hayatta kalma mücadelesi söz konusu.
Star Wars: The Mandalorian and Grogu, sinemaseverler için uzun süredir perdede hasret kalınan 'Star Wars' atmosferini yeniden canlandırmayı hedefliyor. Projenin dümeninde oturan isim ise Disney’in altın yumurtlayan tavuğu Jon Favreau. Daha önce Iron Man serisiyle Marvel Sinematik Evreni’nin temellerini atan, The Lion King gibi popüler kültür ikonlarını modern teknolojiyle yeniden canlandıran Favreau, gişenin dilinden anlayan bir yönetmen. Ancak televizyon ekranında üç sezon boyunca tıkır tıkır işleyen böylesi bir diziyi sinema perdesine taşırken, Favreau'nun o bildik büyük bütçeli, geniş kitleleri hedefleyen ama sinematik risk almaktan kaçınan vizyonunun bu defa biraz tıkandığını hissetmek mümkün.
Bir aksiyon oyuncusu olmayan Pedro Pascal, Mandalorian karakterinin o heybetli ve karizmatik ağırlığı altında eziliyor gibi duruyor. Tabi bunda kısır senaryonun da etkisi büyük. Zırhın ve miğferin arkasına gizlense de Pascal'ın, karakterine ve Star Wars evrenine mesafeli kalan oyunculuğu sinema perdesinin devasa ölçeğinde göze batıyor. Yeni Cumhuriyet komutanı olarak izleyicinin karşısına çıkan Sigourney Weaver ise kendisine tanınan o kısıtlı ekran süresinde elinden geleni yapıyor ve tecrübesiyle sahneye bir nebze olsun ciddiyet katıyor. Filmin asıl keyifli tarafı ise seslendirme kadrosundaki sürprizler. Dört kollu, telaşlı bir sokak satıcısı olan Hugo Durant'e sesiyle hayat veren efsane yönetmen Martin Scorsese ve Rotta the Hutt karakterini seslendiren Jeremy Allen White,
performanslarıyla filmin en akılda kalıcı ve renkli anlarına imza atıyorlar.
Filmin dijital efektleri ve mekan tasarımları görsel olarak gayet yeterli ve göz alıcı duruyor. Göz alıcı modern görsel efektlerin soğuk pürüzsüzlüğü ile galaksinin unutulmuş köşelerindeki eski, hırpalanmış ve her an bir tehlike barındıran kasaba atmosferi arasındaki zıtlık, seyirciyi görsel olarak yakalamayı biliyor. Gelgelelim, Favreau’nun nostalji olsun diye filme serpiştirdiği stop-motion animasyon sekansları, modern dijital teknolojinin ortasında sırıtırken filmin ritmini de baltalıyor. Neyse ki kulaklarımızın pasını silen Ludwig Göransson var. Onun epik, batı müziği esintili muazzam besteleri, perdedeki aksiyonun zayıf kaldığı anlarda bile seyirciyi atmosferin içinde tutmayı başaran en güçlü unsur.
Koskoca Star Wars evreninin, böylesine dar ve derinliksiz bir konsept içine sıkıştırıldığı film, sinematik bir vizyondan ziyade, platform dizisinin birleştirilmiş bir versiyonu gibi kokuyor. Ne bir galaktik direnişin kaderi masada, ne de Jedi öğretisinin mistik felsefi derinliği mevcut. Küçük ölçekli, risk almayan ve adeta bir 'John Wick' klonuna dönüşmüş tetikçi hikayesiyle bir kült hikayeyi harcamak da bir vizyonsuzluk örneği.
Ezcümle; izleyicinin karşısında teknik olarak parıldayan ama ruhsal olarak boş bir yapım var. Star Wars: The Mandalorian and Grogu, Hollywood’un orijinal fikir üretmek yerine elindeki hazır markaları sömürme iştahının en taze ve ne yazık ki en vasat örneklerinden biri. Yeşilçam’ın kısıtlı imkanlarla yaptığı o samimi Kara Murat aksiyonunu, milyon dolarlık bütçelerle galaksinin öbür ucuna taşımak
sinemayı ileriye götürmüyor. Miğferini hiç çıkarmayan bir kahramanın arkasına saklanan bu yapım, seyirciye tanıdık oyuncaklar sunmaktan fazlasını yapamıyor. İzleyici, sinema salonundan çıktığında aklında Göransson’un güzel tınılarından başka bir şey kalmıyor. Ne yazık ki bu kez "Yol Bu Değil". Sinema perdesi, televizyon dizilerinin uzatılmış finallerinin izleneceği bir yer olmamalı.