"Yolunu kaybeden değil, umudunu kaybeden kaybolur..." (Urchin / Serseri)
Oyuncu kimliğiyle bilinen Harris Dickinson’ın ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi olan Urchin bu hafta izleyici ile buluştu. Triangle of Sadness, Babygirl ve The Iron Claw gibi yapımlardaki performanslarıyla İngiliz sinemasının aranılan yüzlerinden biri haline gelen Dickinson, bu kez kameranın diğer tarafında rüştünü ispat etmeye soyunuyor. Dünya prömiyerini Cannes-Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış) bölümünde gerçekleştiren yapım, katı sosyal gerçekçilikle başlayıp mesafeli bir kara komediye ve psikolojik gerilime evriliyor.
Toplumun çeperlerine itilmiş, aidiyet duygusunu yitirmiş ve metropolün karanlık dehlizlerinde hayatta kalma mücadelesi veren gençlerin dünyasına odaklanan Urchin’in ana karakteri, sokakların sert kurallarıyla kendi ahlak anlayışı arasında sıkışıp kalan, geçmişin yüklerini omuzlarında taşıyan Mike. Evsiz olan, bağımlılık ve dürtü kontrol sorunlarıyla mücadele eden genç adam, hayata tutunmak için küçük işlerden hırsızlığa kadar uzanan, zorlu bir yaşamın içinde sürüklenmektedir. Ona yardım eli uzatan birini dövüp parasını çalarak hapse düşen Mike, aylar sonra özgürlüğüne kavuşunca sosyal hizmetlerin desteğiyle yeniden bir düzen kurmaya çalışır. Geçici işler bulur, barınacak bir yer edinmeye çalışır ve Andrea ile kırılgan bir ilişki kurar. Ancak Mike’ın en büyük düşmanı sistem değil, kendisidir. Film, yalnızlık ve aidiyetsizlik hissiyle örülü bir kısır döngü içerisinde yaşayan bu karakterin, her toparlanma girişiminin ardından yeniden kendini sabote edişini resmediyor.
Sınıf çatışmaları, kapitalizmin yarattığı yabancılaşma ve bireyin psikolojik çöküşü gibi güçlü politik ve sosyolojik okumalara zemin hazırlayan senaryo, maalesef temel çatışma problemini net bir şekilde ortaya koyamıyor. Mike’ın temel çatışması, değişmek istemesiyle değişememesi arasındaki gerilim üzerine kurulsa da film bunu belirgin bir dramatik eksene oturtamıyor. Karakterin geçmişine dair ipuçları açıklığa kavuşmuyor, birçok soru yanıtsız kalıyor. Bazı sahneler sembolik düzeyde anlamlar üretse de dramatik karşılıkları yok. Yan karakterlerin çoğu da işlevsel düzeyde kalınca, bu durum duygusal doruk noktalarını zayıflatıyor. Birçok kez büyük bir kırılma yaşanacakmış hissi doğsa da hikâye bilinçli olarak geri çekiliyor ve güçlü bir katarsis yerine, eksiklik ve tamamlanmamışlık hissi bırakıyor. Mesajı ise oldukça karamsar: Bazı insanlar yalnızca sistemin mağduru değil, kendi yıkıcı alışkanlıklarının da esiri ve ikinci bir şans her zaman kurtuluş anlamına gelmiyor. Nihai kertede filmin topluma ya da bireye dair ne söylemek istediği muğlak bir gri alanda kayboluyor.
Sokakların yırtıcı ve kestirilemez enerjisini her hareketinde hissettirerek anlatının merkezine yerleşen ve bu performansıyla Cannes-Un Certain Regard bölümünde En İyi Aktör ödülüne layık görülen Frank Dillane, sergilediği performansla filmdeki gerilimin ana unsuru haline geliyor. Son dönem İngiliz sinemasının dikkat çeken isimlerinden Megan Northam ise Dillane'in bu güçlü partnerliği karşısında karakterinin kırılganlığını ve bastırılmış öfkesini minimalist ancak doyurucu oyunculukla perdeye yansıtarak kariyeri adına başarılı bir sayfa açıyor. Oyuncu-yönetmen Harris Dickinson’ın ise hem mutfakta olup hem de oyuncu kadrosunda yer alarak sergilediği ölçülü performans, karakterler arasındaki organik bağı kuvvetlendiriyor.
İlk film günahlarının ve acemiliklerinin gölgesinde, vasat üstü bir görsel dil arayışındaki yönetmen, anlatım tercihleri bakımından dinamik bir tempo yerine, hikâyenin kasvetini sindire sindire veren durağan bir ritim benimsiyor. Zaman zaman ana karakterin zihinsel savruluşlarını yansıtan saykodelik, rüya benzeri sekanslarla, tekdüzelikten kaçınmaya çalışsa da kurgu yapısındaki ani sıçramalar ve tempodaki dalgalanmalar, hikâye anlatımında yakalamak istediği şiirsel dili zaman zaman sekteye uğratıyor. İlk işini çeken her yönetmenin düşebileceği bir handikap olarak, her iyi fikri tek bir filme sığdırma ve anlatıyı aşırı stilize etme çabası, Dickinson’ın yönetmenliğinde de kendini hissettiriyor.
Yaratılmak istenen klostrofobiyi destekleyen bir atmosfer tasarımı sunan yapımın soğuk renk paletine sahip sinematografisi, şehrin yutucu çehresini başarıyla görselleştiriyor. Sokaklar, pansiyonlar ve geçici yaşam alanları karakterin ruh hâlinin uzantısına dönüşmüş durumda ve terk edilmişlik hissini izleyiciye geçirmede mahir. Filmin karamsar tonunu zorlayan agresif ses miksajı ve zaman zaman sahnenin önüne geçen müzikler ise yapaylık hissi doğuruyor.
Urchin, sokakların sert gerçekliğini minimalist bir şiirsellikle sunan Andrea Arnold’ın American Honey ve Fish Tank gibi modern klasikleri ile Ken Loach ve Safdie Biraderler sinemasını akla getiriyor. Hatta suçun çeperindeki gençlerin çaresizliği düşünüldüğünde, Trainspotting ya da La Haine ile benzerlik gösteriyor. Ancak Dickinson’ın filmi türdaşlarının enerjisinden, kaos duygusundan ve karakter odaklı derinliğinden biraz yoksun.
Ezcümle; janr için devrim yaratmasa da vizyoner bir yönetmenin gelişini müjdeleyen, kusurlarıyla kabul edilmesi gereken bir ilk film olan Urchin, birkaç türü birbirine kırdırma cesareti ve atmosfer yaratma hüneri sayesinde Cannes’da FIPRESCI ödülünün de sahibi olmuştu. Senaryosundaki anlatı sorunları ve toplumsal çürümeyi kutsar gibi görünen problemli, muğlak mesajı ile Dickinson izleyiciye şunu söylüyor aslında: Bazı kaybolan insanlar hayata değil, ancak kendi döngülerine döner.