Uluslararası siyasette bir örgütün rüştünü ispat etmesi için kaç yıl geçmesi, kaç sınavdan başarıyla çıkması gerekir? NATO’nun Soğuk Savaş gölgesinde şekillenen yapısına gösterilen koşulsuz müsamaha ile Ortadoğu’da henüz kurulma aşamasındaki bölgesel savunma inisiyatiflerine yöneltilen acımasız eleştiriler arasındaki uçurum, küresel siyasetteki çifte standardın en berrak örneğidir.
Kurulduğu 1949 yılından bu yana 70 yıldan fazla zaman geçen NATO, kolektif savunmayı öngören meşhur 5. maddesini tarih boyunca yalnızca bir kez—11 Eylül saldırılarının ardından—işletmiştir. Onlarca yıl boyunca kağıt üzerinde kalan bir caydırıcılık, veto krizleriyle tıkana tıkana ilerleyen bir karar alma mekanizması olmasına rağmen, kimse çıkıp NATO’ya "kağıttan kaplan" etiketi yapıştırmaya yeltenmez. Kurumsal ağırlığı, tarihi birikimi ve Batı ittifakının sarsılmaz imajı bu tür radikal sorgulamaların önüne doğal bir set çeker.
Ancak konu, henüz yeni kurulmuş bir girişim olan Mekke Savunma Anlaşması’na ve bu vizyona geldiğinde, dil bir anda sertleşir. Belli odakların bu yeni yapıyı hemen hedefe koyması, 10 yıldır devam eden Yemen krizini öne sürerek "Bakın, bu işe yaramıyor" diye peşinen hüküm kesmesi ne rasyonel bir analizle ne de iyi niyetle açıklanabilir.
Yemen’de 10 yıldır süregelen krizin arka planında yatan vekalet savaşlarını, coğrafi zorlukları ve derin siyasi fay hatlarını tek bir çırpıda görmezden gelip, faturayı henüz yeni imzalanmış bir savunma anlaşmasına kesmek açık bir manipülasyondur. Onlarca yılda kurulamayan bir askeri entegrasyonu ve doktrin birliğini kısa sürede mucizevi şekilde çözmesini beklemek, ardından da bu gerçekleşmeyince "başarısızlık" çığırtkanlığı yapmak en hafif tabiriyle aleyhte yürütülen bir yıkım propagandasıdır.
Burada asıl mesele, bölgesel ittifakların askeri kapasitesinden ziyade, bu coğrafyanın kendi güvenlik mimarisini kurma iradesinden duyulan rahatsızlıktır. Yüzyıllardır kriz çözme tekelini elinde tutan güçler, bölge ülkelerinin Mekke Savunma Anlaşması çatısı altında bir araya gelerek kendi savunma mekanizmalarını inşa etmesini ve kendi sorunlarına kendi çözümlerini üretmesini istememektedir.
NATO’ya gösterilen sabrın, anlayışın ve kurumsal saygının binde birini yeni kurulan bölgesel ittifaklardan esirgemek; başarıyı değil, baştan başarısızlığı arzulamaktır. Bir yapının aksayan yönlerini eleştirmek ile onun varlık nedenini ve potansiyelini propaganda diliyle itibar suikastına uğratmak arasındaki çizgi son derece nettir.
Kendi coğrafyasının güvenliğini üstlenme iradesi gösteren Mekke Savunma Anlaşması gibi girişimler, ne kadar yeni olursa olsun, peşin hükümlü manipülasyonlarla değil, objektif bir tarihsel perspektifle değerlendirilmeyi hak etmektedir.