Toplumsal değişim süreçleri ile sivil alanın dönüşümü arasındaki ilişki, din sosyolojisinin ve kamu hukukunun en temel inceleme konularından biridir. Türkiye özelinde, yaklaşık çeyrek asırdır süregelen ve İslami hassasiyetleri önceliklendiren siyasi irade; vesayet odaklarının tasfiyesi, temel hak ve hürriyetlerin teminat altına alınması, din ve vicdan özgürlüğünün kamu erki tarafından güvenceye kavuşturulması hususunda radikal reformları hayata geçirmiştir.

Tarihsel süreç incelendiğinde; 1940’ların tek parti rejiminin getirdiği otoriter baskılar, 1950’ler sonrası vesayet gölgesindeki siyasi dalgalanmalar, 1970’lerin ideolojik çatışma ortamı, 1980 askeri darbesinin yarattığı vesayet yapısı ve 1990’ların kamusal alandaki sert yasakçı/dışlayıcı pratikleri (28 Şubat süreci), toplumda bazı kapalı, gayriresmî ve dayanışma odaklı cemaat yapılarını zorunlu veya doğal bir "reaksiyonel koruma mekanizması" olarak doğurmuştur.

Ancak günümüz Türkiye’sinde, devlet ile dinî alan arasındaki çatışmalı ilişkinin hukuki ve içtimai düzeyde çözüme kavuştuğu, ibadet ve dinî örgütlenme özgürlüğünün Anayasal güvenceye alındığı bir ortamda, bahsi geçen "olağanüstü dönem" refleksleriyle hareket eden kapalı/hiyerarşik yapıların varlığını korumaya çalışması sosyolojik ve hukuki açıdan anokronik (çağ dışı) bir nitelik taşımaktadır.

Dini ve hukuki zeminde meşruiyetini yitiren bu oluşumların mevcudiyetini sürdürme ısrarı, sosyolojik analiz açısından şu üç temel faktöre dayanmaktadır:

Sosyo-Psikolojik Manipülasyon ve Güç Konsolidasyonu: Toplumsal aidiyet ve manevi arayış içerisinde olan bireylerin inanç unsurları manipüle edilerek karizmatik/otokratik bir liderlik etrafında bağımlı kılınması ve bu yolla kayıt dışı bir toplumsal güç odağı oluşturulması.

Kayıt Dışı Ekonomi ve Rant Devşirme: Hukuki denetimden uzak, şeffaflık ilkeleriyle bağdaşmayan, "gönüllülük" kılıfı altında işleyen ancak niteliği itibarıyla mülkiyet ve finansal sömürüye dayanan bir ekonomik rant ağı kurulması.

Paralel Otorite ve Kişisel Oligarşi: Devletin sunduğu kamusal ve hukuki düzleme alternatif, şeffaf olmayan, hesap verilebilirlikten uzak kapalı sistemler vasıtasıyla bireysel saltanat ve nüfuz alanlarının tesis edilmesi.

Nitekim son dönemde adli makamlara yansıyan soruşturmalar ve adli-idari soruşturma dosyaları, söz konusu oluşumların dinî veya felsefi bir gaye taşımadığını; aksine organize birer nitelik kazanarak bireysel iktidar ve ekonomik çıkar odaklarına dönüştüğünü kanıtlamaktadır.

Sonuç olarak; din ve vicdan hürriyetinin anayasal güvence altında olduğu modern bir hukuk devletinde, dinî değerler üzerinden hiyerarşik ve şeffaf olmayan yapılar kurarak güç ve kazanç elde etme gayretleri, sadece hukuki bir ihlal değil, aynı zamanda toplumsal güven dokusunu tahrip eden ve inanç kurumunun kendisine zarar veren bir suiistimal biçimidir.