Kavramlarını üretemeyen ve klişelere mahkûm Müslüman yazar okurların sıvacılığa soyunması karşısında dehşete düşmemek imkânsız. Öğrendikleri veya sığındıkları meşrebin bilgi düzeyi ile birilerinin eserlerine reddiye yazma çılgınlığının faydasını duyan ve bilen varsa belgeleriyle ortaya koymalı. Dindarlaştırılmış ve İsrailiyat’ın kavram dünyasıyla parlatılmış dini literatürle aynı mescitte bir iki saf farkla ibadet edenler birbirlerini itham etmekten kaçınmıyor. Bu anlayış Müslüman münevver ve âliminin tarifi değil.

Müslümanlar peygamberin irtihalinden sonra fetihler sonucu tanıştıkları yeni coğrafyalardaki düşünce iklimleriyle yeni ve farklı fikir ve yorumlarla yeni bilgilerle tanıştılar. Bu yeni tanışıklıklar yeni yorumları ve fikirleri kültür dünyamıza eklemledi. Ardından Kuran ve sünnette karşılığı olmayan yönetim biçimleriyle yönetilen bir dünyanın mensupları olduk. Miladi 610 yılında ilk vahyin gelmesinden yüz yıl sonra 711 yılında Müslümanlar İspanya’yı fethederek güney Avrupa’ya/İber yarımadasına yerleştiler. Bu kadar kısa sürede birbirinden çok farklı coğrafyalara yayılan İslam, henüz dini literatürünü bile oluşturamamış; hayattaki ashabın nakilleriyle dinlerini yaşamaya çalışıyorlardı. Müslümanlar, Müslümanları yargılarken ve/veya tekfir ederken yaslandıkları literatürün kültür boyutunu göz ardı etmemeliler. Son zamanlarda özellikle “siyer” merkezli tartışmaları öğrenilmiş ön kabuller üzerinden ön yargılarla yapmanın kültürel meşreplere aidiyetle sınırlı olduğunu düşünüyorum. Kitabı bir ders vesilesiyle okumuş ve iddia edilen cümlelere dair bir şey görmemiştim. Tekrar baktığımda da sözü edilen ifadeleri görmedim. Hocanın açıklamasını gördüğümde, yapılanın en az hocanın ilk baskıdaki cümleleri kadar vahim olduğunu düşündüm. Kitabın ilk baskı -ki rahatsız edici bulduğu için çıkarılan- sayfaları son baskı kapağı ile paylaşılmış. Bir bakıma akademisyene yanlışından dönme hakkı tanınmamış. Bu tür tedailerin Müslümanların hayatına bilgi adına bir ekleme yaptığına hatta sağlıklı bilgilendirdiğine dair elimizde bir veri yok.

Müslümanlar, tarihleri süresince mezhep, meşrep ve cemaat aidiyetlikleri üzerinden birbirilerinin aleyhinde reddiyeler, retler, sapkınlık iddialarını yüksek sesle ifade eden metinler kaleme aldılar. Mutezile, İhvan-ı Safa, Mürciye, Şia, Ehli Hadisin ve diğer mezhep mensuplarıyla sufî meşrep müelliflerin telifatı/eserleri/reddiyeleri düşünce dünyamıza farklı sesler ve kültürel çağrışımlar eklemekten öteye geçmedi. Müslüman filozofların eserleri ile kelâmî müzakerelerin yapıldığı eserleri de bu tartışmaların bir parçası olarak görmek gerek. Hiçbir topluluk diğerlerini/öteki olarak gördüklerini düşüncelerinden döndüremedi. Sadece düşmanlıkları, ayrılıkları ve uzlaşmazlıkları artırdı. Bütün bunları “Gerçek şu ki insan fütursuzca azar; ne zaman kendini yeterli görse” (Kur’an, 96/6-7) ayetinin ilk büyük uyarı olduğu gerçeğine yabanlaşarak yaptı ve yapmaya devam ediyor.

Asosyal medyadaki son tartışmalardan biri de 18. ve 19. yüzyıl modern zamanların savunma refleksi İslamcılık üzerinden yapılıyor. Eski kimi İslamcı münevverlerin geçmişleriyle hesaplaşması üzerine yapılan tartışmalarda tekfirden sapkınlığa, cehaletten haddini bilmezliğe hatta küfürlü kelimelerle tahkir ve tezyife varan paylaşımlar gördük. İslami hareket içinde 1970-1980 yılları arasında aktif olarak mücadele eden, karakollarda sabahlayan, meydanlarda duvar yazan, mitinglerde slogan atan, bayrak-afiş asan, hapis yatan pek çok arkadaş yapıp ettiklerinin muhasebesini yaptı. Kararlarını açıklayanlar kadar kararlarını kendilerine saklayanlar da oldu. Kimileri hata ettiğini söyleyip köşesine çekilirken, kimileri de yolculuklarına farklı siyasi parti tabelaları altında devam etti. Milliyetçilik, muhafazakârlık ile millî ve manevî arayışlar arasında sürdürülen mücadele, kimi zaman devletçi ve liberal reflekslerle de takviye edildi. Bu arayışı sufî dindarlıktan yana kullanıp düşünme melekelerini efendilerinin aklına ve kolektif hareket mecrasına emanet edenlerin sayısı da azımsanmayacak düzeydedir. Bunlar birer tespit! Bu tercihler de ilahi iradenin izin verdiği ölçüde ‘tercih etme, aklını kullanma’ özgürlük alanıyla ilgilidir. Akıl nimetini kullanmaktan aciz insanların ‘kulluk şuuruna ve kati bir imanla inanma’ noktasına erişmeleri mümkün olmadığına göre; hatta akıl nimetini kullanmayanın fıkhi/hukuki sorumluluğu olmadığına göre Müslümanların birbirlerinin aleyhlerinde bu kadar acımasız olmamaları gerektiğine inanıyorum.

İslam, Müslümanların şuur ve hakikate dönük bir zihin sahibi olmalarını telkin eder. "Siz ey imana ermiş olanlar! Yoldan çıkmışın/fasıkın biri size [yalan] bir haber getirirse, muhakemenizi kullanın; yoksa istemeden insanları incitir ve sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız" (Kur’an: 49/6). Size fısıldananlara, duyduklarınıza inanmadan önce onları tetkik edin, doğrulayın. Başkalarını incitmenin bu kadar sıradanlaşması sağlıklı düşünme ortamını olumsuz etkiliyor. Uyarı devam ediyor: “[Birbiriniz hakkında] yersiz zanda bulunmaktan kaçının; (…) birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın ve arkanızdan birbirinizi çekiştirmeye kalkışmayın. (…) Ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun” (Kuran: 49/12). İğva, imha silahıdır ve sadece Müslümanlara zarar veriyor.

Müslümanlar bu çağa hangi dilde ne söylüyor?  Bütün meselelere binlerce reddiye yazabiliriz. Hayatımızın her anına dair dini terimlerle pek çok söz de söyleyebiliriz. Vaktin sonuna eriştiğimizde ‘’yeni bir dille çağın insanına/insanlarına hangi doğru şeyi söyledik?” sorusunun cevabı bizi vicdani sorumluluklarımızdan dolayı rahatlatıyor mu? Gençliğimizde hemen hemen herkesin bildiği “Bugün Allah için ne yaptın?” sorusuna doğru cevap verme ve verdiğimiz cevapla ferahlık bulma noktasında mıyız?

Ve inanma şuuruna erişmiş, ahlak sahibi insanları selamlıyorum.