Her şeyi seyrediyoruz. Her şeye göz atıp her şeye bakıyoruz. Dükkânların vitrinlerine bakıyoruz, nesnelerle bir iletişim kurmaya çalışıyoruz. Rafların en çok satanları sanki askeri disiplinle her yerde aynı dizilmiş gibi, sanki bizi aynılaştırmaya çalışan bir ellerin üzerimizde olduğunu hissediyorum. Bir genelleme var gibi bir aynılık sanki. Dergiler, kitaplar, filmlerin en çok satanları sanki; en müsait biz der gibi davranıyorlar. Seçilmiş olmanın hazzını yaşar gibiler. Ve biz bakıyoruz onlara. Aslında her şeye bakıyoruz, birbirimize açılarımızın genişliğinde “ mış “ gibi bir hayat yaşıyor, ve iletişimin bu derece arttığı bir dönemde bakarak anlamaya ve tanımaya çalışıyoruz. Bakarak tüm ikili ilişkilerimizi tamamlamaya çalışır gibiyiz. Bakıyoruz, öylesine ruhsuz öylesine sadece.

Savaşlara, ölümlere, açlara hiç vicdanımız sızlamadan, hiçbir sorumluluk duymadan öylece bakıyoruz.

Bakmanın lezzetinden de kaçmıyoruz. Sosyal Medya ve TV’de tüm merak ettiğimiz ünlülerin hayatlarının içerisinde dolaşıyoruz, magazini adım adım takip ediyoruz, kim nerede kiminle, Ayşe hafta sonu nerede idi, Mustafa nerede idi, hep bir görme ve gösterme merakının kucağında bu lezzetin esiri olmuşuz. Sadece birbirimize bakarak, birbirimizi anlamaya ve kendimizi anlatmaya çalışıyoruz. Fotoğraf karelerinden düşen sözler ve resimlerle anlatılan hayatlar. Ve biz sadece bakıyoruz! Dinlemeden, anlamadan, düşünmeden ve bilmeden…

Sadece bunlar mı, zaman ahlakın ve ahlaksal hudutların değil, göstermelerin ve tabiri caizse dürbünle röntgenciliğin dönemi.

Telefonun markası, evin krokisi, arabanın model ve markası, hafta sonu yapılan tatiller, ele geçirilmiş genlerimiz; reklam ve pazarlama adına kullandığımız malzemeler. Ruhlarımız zedelenmiş, doymaz bir nefis ve açlık her yanımızda kol geziyor. Her tarafımız sınırsız bir dedikodu zincirinin parçası…

Hiç farkında değiliz, bu basit kurguların içerisindeki ruh halimizin. Doymazlığın, yıkıcılığın, sınırsızlığın? Nerede ve ne zaman ve ne kadar çabuk öğrendik böylesine çürümüş olmayı? Nasıl başardık iç dünyamızı tamamen boşaltmayı, sadece birbirimizin kabuklarıyla ilgilenmeyi? Peki, bundan sonra daha ne olacak bize? Nasıl kurtulacağız? Ne yardım edecek bize? Ahlâk mı, daha çok, daha çok ahlâklı olmak mı, ama hangi ahlâk, kimin ahlâkı?

Bilmiyorum!

Bakmak, daha çok, daha çok mu bakmak istiyorsunuz? İyi o zaman, “bakın”, daha çok bakın, ama kendi ara sıra kendi bakışınıza baksanıza…