Geçmiş örneklere bakarak modernizm ile karşılaşan devlet ve toplumların üç tipik tercih veya yaklaşım sergilediğini söyleyebiliriz: Bu yaklaşımlar ya kompleksli teslimiyet ya sentez yaklaşımı veya kökten reddiye. Bu üç yolun dışındaki en zor olan yol ise özgün ve yeni bir paradigma kurma iddiası…
Tarihte Modernizmle karşılan devlet ve milletlerin seçebileceği ilk yol olan Mutlak Teslimiyet ile, modernizmle taşınılan güçlü kültür ve bunun beraberinde getirdiği teknolojinin kucağına kendini salmayı kast ediyorum. Açıkçası, bu, tam bir kültürel asimilasyona kendini terk etmek anlamına gelmektedir. Böylece, toplum için eskiye, geleneğe ve tarihe dair her şeye yabancılaşma ve kopmanın, kendini inkâr ve zamanla öteki’ne benzeyerek kendini yok etmenin kapısı aralanmış olunur.
İkinci yol olan Sentez Yaklaşımı, modern ile geleneğin yanyana ve içiçe yürütülebileceği düşüncesinin hükmettiği ve bunun pratiğinin denendiği bir arayıştır. Modernizmle yüzleşen birçok toplum, genetik hafızasını ve geleneğini hangi şartlar altında olursa olsun bir çırpıda terk etmeyeceğinden, tevarüs olunan birikim ile modernin getirdiklerini birbiriyle kaynaştırarak yoluna devam etmeye çalışır. Sonuçta, bu sentezle ne Modern’e ne de Gelenek’e benzeyen bambaşka bir yapı ve tarz ortaya çıkmış olur.
Modern karşısında Kökten Reddiyecilik yolu ise dile kolay gelir ancak bu reddiye temelsiz kaldığında gerçeklikten tam bir kopuş yaşanır. Çünkü Dünya, artan bir ivme ile kademeli ve katmerli bir şekilde değişmeye devam ediyor. Bunu yok saymak veya gözleri kapatmak çare olmadığı değildir. Ayrıca, gerçeklikten kopmak uzun vadede dolaylı olarak mutlak teslimiyet sonucunu doğurur.
Türkiye de, 19. yüzyılın son yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden, Modernizmle tanışılan zamanlardan bu yana, devlet aracılığıyla, yukarıdan aşağıya bir toplum mühendisliği mecrasını seçerek sentez yoluna girilmiş oldu. Halkın vazgeçmeyeceği tercihleri dolayısıyla Modern ve Gelenek sentezini yaşayan ülkeler arasında yerini aldı. Bunun anlamı, ne Batılı değerler paradigmasına teslim olup onun tamamen içine girmek, ne de 300 yıldır üzerine yenilerini katamadığı kendine ait asli değerler paradigmasını yeniden kurabilmek. Benzer cümleler aslında öyle olmadığı halde geleneğine çok sıkı olduğu zannedilen Japonya ve benzeri ülkeler için de söylenebilir.
Avrupa merkezli ve akla dayalı güçlü paradigma, çok daha güçlü ve dünyevi alanı kapsayacak bir alternatifi geliştirilmedikçe metamorfozlarla dönüşerek kendini devam ettireceğine şüphe yok. Modernizme karşı gibi görünen Postmodernizm, farklılık getirse ve bir nevi günah çıkarma olsa da Avrupalı değerlerin /meyvesi ve onun çocuğudur. Belki de onu, sanattan hayatın diğer aşamalarına taşıyarak izleyecek olan Metamodernizm ile Avrupa yeni bir torun sahibi olacak.
Batı dünyası, yeniden fabrika ayarlarına dönerek 1492’den 1960’lara kadar süren fetih, yeniden fetih (reconquista) ve ganimet yoluyla eline geçirdiği ekonomik avantaj ve üstünlüğün sınırlarında gezmekteyken günümüzde yeni ırkçı akımlarla yüzleşmekte. Batı’da bir kaç yüzyılda alınan yol ve birikim tüketilmek üzere. Sadece Avrupa’nın değil, dünyanın bütün aktif güçlerinin insanlığın geleceği ve huzuru adına vahşetten fıtrata dönmesi temennimizdir.
Bunun yanında, Batı’nın bugünden yarına yıkılmak üzere olduğunu iddia etmek, iddia sahipleri için safça bir hayalden ibaret olduğu gibi, kendisinin yükselmesi yerine başkasının yıkılmasından medet ummak tabiatın akışına ters bir tarz. Çünkü başkasının yıkılması, sizin yıkılmanızı engellemediği gibi, sizin yükselmeniz anlamına da gelmiyor.
300 yıllık gecikmeden sonra, en temel noktalarda ayrılıyor olsak da Bizim için Avrupa merkezli birikim göz ardı edilerek yepyeni bir paradigma inşası imkanı gözükmüyor. Modernin dönüştürdüğünden çok daha fazlasını üstelik daha hızlı şekilde, sanayi devrimi, Postmodern, dijital devrim, Metamodern ve yapay zekâ devrimi değiştirdi ve değiştirecek. Burada kaçırılmaması gereken nokta, sahip olduğumuz temel ilke ve değerlerden hareketle, gerçeklikten kopmadan, değerler dünyamızla çelişmeksizin yeniye yönelebilmek. Bunun yanında, kendi dünyamızı kurarken insanın varlık sebeplerine uygun şekilde onu hayatın içinde konumlandırabilmek önemli.
“Yeni paradigma”, ağızdan kolaylıkla çıkan, ama gereklerini yerine getirmesi oldukça ağır olan ve insanüstü bir çalışma ile zamana yayılarak başarılabilecek bir süreçtir. Çünkü, kendine ait özgün bir paradigma kurma iddiası, topluma temel teşkil eden bine yakın alt unsurun, yeni bir muhakeme, yöntem, araç, estetik geliştirilerek tabandan tavana yeni baştan örülmesi anlamına gelir.
Geçtiğimiz 300 yıllık zaman diliminde iddialarımızın gereklerinin yerine getirilemediği ve durumun vahametinin farkına bile varılamadığı görülüyor. Hatalarımızın, gecikmişliklerimizin, tembelliklerimizin sonuçlarını kadere havale etmek ve bahaneler bulmak en kolay kaçış yollarından.
Hâlbuki bir binanın inşasında niyet, temenni, hayal ve idealler, tek başına yeterli olmamakta; sistem, disiplin, gayret, alın teri ve gerektiğinde gözyaşı olmadan idealler ham hayalden hakikate dönüşememektedir.
9.-16. yy. arasındaki başarıya atıf yapan herkesin paradigma kurma öncesinde özgün temelin inşası ve kaçınılmaz olan eklektizm yolunun sınırlarını bilmesi gerekir.
Konuya belki de paradigma için gereken belki de 1000 ayrı bileşenden hukuk, uluslararası hukuk, dilbilim ve mimari vb. örnekleri üzerinden farklı başlıklarla döneceğim.