Gökyüzünde tur atan uçak birazdan inecek, şehrimize yeni atanan vali toprağımıza ayak basacaktı. Gerçi toprak bizim değildi, henüz havalimanımız yoktu. Biz de Sayın Valimizi başka bir şehrin topraklarında karşılıyorduk.

Uçak tur atmayı sürdürdükçe, kalabalığın merakı da gittikçe artıyordu. İlimize yeni atanan valinin kime benzediğiyle ilgili çeşitli yorumlar yapılıyordu. Boyu ve kilosu üzerine tahminler yürütülüyordu. Bir yandan da şehre katkısı, ekonomiye ilgisi, iş dünyasına karşı yaklaşımı, sanayicinin önünü açacak adımlar atıp atmayacağı konuşuluyordu. Ekibin en züğürdü bendim. Benden başka herkes memleketin ekonomisini elinde tutan; canı sıkıldıkça tespih gibi sallayan, ara sıra da kriz çıkarıp durumu lehine çevirmeyi bilen bir kesimdi.

Havalimanına dayımı karşılamaya gitmiştim. Şehrimizin kaymak tabakasını bir arada görünce istemeyerek de olsa karşılama komitesinin içinde kendimi buluverdim.

Şehrimiz küçük, şirin bir il olarak tarif edilse de yokluklarla boğuşuyor, varlığın ne olduğunu hayal bile edemiyordu. Buna rağmen çok sayıda zenginimiz vardı. Biz ne kadar fakir düşersek, onlar da o kadar zengin olma becerisine sahip. Bu işte bir orantı var ama hep tersine tersine…

İş dünyası daha önceki valiyi beğenmeyince, son valiler kararnamesi de onlar için bir umut olmuş, başbakana hassaten teşekkür bile etmişlerdi. Ancak gelen valiyle ilgili şimdiye kadar şehre bir haber ulaşmamıştı. Kimin nesi, kimin fesiydi, nereliydi, kiminleydi hiç bilinmiyordu. Tam bir muamma valiydi. Bir fotoğrafı bile yoktu ellerinde. Ankara’dan bir etkili isim “Fotoğrafını mektupla postaladım” diye bir telgraf çekmişti ama vali mektuptan önce geliyordu. O yıllarda haberin hızlısı telgrafla, fotoğrafın hızlısıysa mektupla gelirdi!

Nihayet uçak piste indi, yavaş yavaş yanaştı. Ne dediği anlaşılmayan anonslardan sonra uçağın kapısı açıldı, ardından merdiveni indirildi. Bizim iş dünyasında bir kıpırdanma başladı. Önce bürokratlar atıldı ama sanayiciler onlara fırsat vermedi. Hepsinin elinde bir buket çiçek vardı, çiçeklerin hepsi de birbirinin aynısıydı. Hatta üstündeki çiçekçi etiketi bile birdi. Belli ki şehrin tek çiçekçisi o gün iyi hasılat yapmıştı.

İlk yolcu merdivenin başında göründü. Bu yolcu benim beklediğim değildi, karşılama komitesinin beklediği vali de olmazdı. Çünkü bu kadındı. O tarihlerde kadın vali de henüz işbaşı yapmamıştı.

İkinci yolcu yöresel kıyafetler giyinmiş yaşlı bir amcaydı ki, bu da komitenin yolcusu değildi.

Kapıda her görülen karaltı, karşılama komitesinin kıpraşmasına hatta ileriye atılmasına, birbirini ezmeye hazır bir kalabalığın bir o yana bir bu yana savrulmasına neden oluyordu. Derken benim yolcu geldi. Dayım gelecekti, mektup yazmış, karşılamamı istemişti. “Sana bir sürprizim var” da demişti, sürpriz dayımın kolunda geldi. Nişanlanmıştı da haberimiz yoktu.

Benim yolcu geldi ama ben karşılama komitesinin yolcusunu merak etmiştim. Daha doğrusu, gelen yolcuyu çiğ çiğ yemeye hazır bir aç kesimin beklentisini merak etmiştim. Dayıma çıtlattım, o da “bekleyelim” dedi.

Ve derken merdivenin başında takım elbiseli birisi göründü. Uçaktan inen ilk takım elbiseli yolcu da oydu. İriyarıydı. Çok şık giyinmişti. Otuzlarında gösteriyordu. Başı saç görmemiş, yanakları al aldı. Ensesi hayli kalın, göbeği şişkindi.

Meraklı bakışlarla birbirlerine gelenin bekledikleri vali olup olmadığını soruyorlardı. Şehrin en zengini sevincini en önce ortaya atan oldu:

“İşte bizim vali!” dedi.

Diğerleri de onayladı.

Böylece karşılama komitesindeki beklenti yerini sevince bıraktı. İşte tam da aradıkları valiydi. Özellikle sipariş etselerdi kendilerine benzeyen böyle bir valiyi zor bulurlardı. Hepsi birden kapıya üşüştü. En öne geçmek için çabalarken adım adım geriye kayıyor, arkadan bastıranlar öne geçiyordu. Derken komitenin valisi geldi.

Bütün çiçekler valiye uzandı. Adam şaşkın bir şekilde çiçekleri kucaklamaya, bir kısmını da yanındaki eşine vermeye başladı. Öyle bir seviniyor, gösterilen ilgiye karşı coşkuyla karşılık veriyordu ki, herkesin elini sıkıyor, teşekkür ediyordu. Kadın da eşinin sevincine ortak oluyordu.

Sonra beklenen o pankart açıldı: “Sayın Valim, İlimize Hoş Geldiniz” Adam pankartı görünce afalladı. Çiçekler elinden düştü. Eşi de gerçeği anlamış olacak ki kucağındaki çiçekleri sessizce yere bıraktı.

Adamın mırıldanmasını duydum: “Ben de bu şehre damat olmak ne kadar önemliymiş diye düşünüyordum, boş çıktı.”

Karşılama komitesi şok durumdayken yolcular beşer onar kapıdan geçiyordu. İleride kısa boylu, tıknaz, zayıf birisi gülerek karşılama komitesine doğru bakıyordu.

Havalimanı müdürü karşılama komitesinin yanına yaklaşınca her şey biraz daha anlaşılmaya başlandı. VIP’ten giren vali komiteyi bekliyordu.

Herkes mahcup bir şekilde havalimanı müdürünü takip etti, elde çiçek sayısı azalmış, neyle karşılaşacakları korkusu yine bedenlerini sarmıştı.

VIP’in çıkış kapısının tam önünde az önce uzaktan gördüğüm kişi vardı. Kırk beş yaşlarında görünüyordu. Krem şık bir takım elbise giyinmişti. 50-60 kilo ancak vardı. Zayıf, hatta biraz da kara kuru bir şeydi.

Kalabalık aynı seremoniyi tekrarladı: pankart açıldı, kalan çiçekler sunuldu ama yüzler asılmış, beklenti karşılanmamış, başbakana yazılan teşekkür geri tepmişti.

Ve derken yeni vali tebessüm ederek konuştu; “Sanki beni başkasıyla karıştırdınız, neyse beni tanıyacak zamanınız daha çok olacak. Buyurun gidelim, memleket bizden hizmet bekler…”

Karşılama komitesi olabildiğince sessiz bir şekilde valinin peşine takılarak havalimanından çıktı.

Dayım karşılama komitesini işaret ederek gülümsedi, “Ne dersin, bu gidişle sizinkiler dış görünüşe bakmamayı öğrenir mi? Bakarsın bu vali, yalnız zenginlerin değil, fakirin de valisi olur.”

Ben de içimden “İnşallah” diyerek, dayım ve müstakbel eşini de alarak karşılama komitesinden çok daha mutlu, çok daha umutlu bir hâlde arabaya doğru yöneldim.