Cezayir bağımsızlık savaşında, sekiz milyonluk ülke nüfusundan 1.5 milyon Müslüman’ı ellerinde kendilerini savunmak için bir çakı bile yokken kadın-erkek, yaşlı-çocuk ayırmaksızın kitleler halinde hunharca katledip kadınlara hatta çocuklara tecavüz ettiler. Benzer katliamları medeniyet(!) götürmek için işgal ettikleri Benin, Burkina Faso, Cibuti, Çad, Gabon, Gine, Kamerun, Komor Adaları, Moritanya, Nijer, Senegal ve Tunus’ta icra eden Frenkler, bugün hala Cezayir bağımsızlık savaşında katlettikleri Müslümanların kafataslarını, yüzsüzce müzelerde sergilemekten imtina etmezler.

İşgali kolaylaştırmak ve çıkarlarının devamını sağlamak için birbirine düşman haline getirdikleri kardeş iki halk olan Hutular ve Tutsiler, sadece 3-4 ay gibi kısa bir sürede birbirlerini acımasızca katlettiler.  800 bin insan balta ve satırlarla birbirlerini doğrarken mezalimin asıl aktörü konumundaki sömürgeci Belçikalılar ve silah kaçakçısı Fransızlar, keyifle kadeh tokuşturmaktan geri kalmadılar.

Kongo’da 1900’lerde yeterince kauçuk toplayamadığı için kestiği çocuk ellerini ve ayaklarını tütsüleyip saklayan kral Leopold’un Belçikalı psikopatları; iyi kölelik yapamadığını düşünerek 10 milyon yerli Kongoluyu zalimce öldürüp kafalarından kuleler yaptılar.

Mussolini’nin neseb-i gayr-i sahih dölleri, Osmanlı’nın çekilmesinden sonra işgal ettikleri Libya’da, Ömer Muhtar komutasındaki direnişi sindirmek için halkı toplama kamplarına tıkıp açlığa mahkum ettiler. Kana doymayan aynı vampirler, Habeşistan’da altı yıl gibi kısa bir sürede on binlerce kadın ve çocuğu katledip 300 bin masumun kanına girdiler.

Dünya Savaşında esir düşen 150 bin Osmanlı askerine Seydibeşir Üsare kampında türlü işkenceler edenler, savaş bitmiş olmasına rağmen ‘ola ki bir daha karşımıza çıkarlar’ diye korktuklarından krizollü su havuzlarında acımasızca haşlayarak kör olmalarına sebebiyet verenler demokrasi rebrezantı İngiliz iblisleriydi.

1990’larda, Avrupa’nın ortasında Sırplar tarafından kuşatılan Srebrenitsa’nın mazlum halkı kıyıma uğramış, hamile kadınlar öldürülmüş, masum çocukların naif bedenleri toplu mezarlara layık görülmüştü. Kadınlık onuru çiğnendiği için “bizi öldürün” diye yalvaran kadınları, sırf daha çok acı çeksin diye sağ bırakan melun Çetniklerden başkası değildi. Gözlerinin önünde yüzyılın bu en dramatik soykırımının yaşanmasına göz yumanlarsa işbirlikçi Hollanda ve parçası olduğu batı kulübüydü.

Amerika kıtasının asıl sahipleri olan yerlilerden 70 milyon masumu (rakamların ucuzluğunun ve hafifliğinin vahşeti kamufle etmesine izin vermeyin! Türkiye nüfusu kadar insanı, ölü hayal edin!), verimli topraklarına el koymak için katleden, Yetinmeyip 65 milyon bizonu, Yerliler açlıktan ölsün diye yok eden; sürgüne gönderilen Kızılderiler üzerinde ilk biyolojik silahı deneyerek onlara çiçek mikrobu içeren battaniyeler dağıtan, “sonuna kadar öldürmedikçe soykırım sayılmaz” felsefesiyle kadın, çocuk ya da  yetişkin Yerliler için kelle başına 5 dolar ödeyen, Geronimo’nun lanetlediği Amerikalılardan başkası değildi.

Ve daha niceleri….

Bilginin ahlaka dönüşmesiyle haşyet doğurduğunu bilen bizler, ahlaksız kalınca vahşet ürettiğini sizden öğrendik.

Hey bayım! Gerçekten sizden öğrenebileceğim bir şey olduğundan emin değilim!

Irak, Suriye ve Afganistan’ın cellat John’u büyük ağabeyiniz, şimdilerde Filistin’deki cinayetleri meşrulaştırma derdinde.

Hey bayım! Dikkat edin, fütursuz kovboyluklarınız, dünyanın yeniden bir vicdan medeniyeti düşlemesine yol açıyor!