İnsan bazen bir kapının önünde saatlerce bekler de kapının hiç açılmayacağını kendisine itiraf edemez.
Yoran bekleyiş değildir; yoran, olanı olduğu gibi görmeye razı olmayan gönlün inadıdır.
Neyse o, diyebildiğimiz an omuzlarımızdan görünmez bir yük kalkar, nefesimiz genişler, dünya yeniden yaşanacak bir yer hâline gelir.
Kabullenmek insana müthiş bir rahatlık verir.
Kabul etmemek ise sıkıntının, stresin, bunalımın bitmeyen nöbetidir; insan kendi kendisinin gardiyanı olur.
Elimizde olan ne var ki?
Doğacağımız evi, anne babamızı, yüzümüzün çizgilerini, yaşayacağımız çağı biz seçmedik.
Kalbimizin bir sonraki atışı için bile kimseden söz alabilmiş değiliz.
Sabah uyanacağımızdan emin olmadan yattığımız hâlde, on yıl sonrasının hesabını kuruşu kuruşuna yapmaya kalkışırız.
Buna rağmen insan her şeye kendisinin yön verdiğini sanır, planlarını kesinleşmiş hükümler gibi okur.
Bu kadar sınırlı ve kısıtlı bir varlığın her şeyi yapabileceği, her şeyin kendi elinde olduğu vehmi, bunalımın ta kendisidir.
Bugünün dünyası bu vehmi besleyerek büyüyor; istersen olur, yeterince çabalarsan hiçbir şey seni durduramaz, deniyor.
Olmayınca da fatura bütünüyle insana kesiliyor.
Hastalık bir başarısızlık, kayıp bir beceriksizlik, ölüm ise konuşulmaması gereken bir ayıp gibi karşılanıyor.
Hâlbuki O'ndan geldik, O'na gidiyoruz.
Ne gerçekleşiyorsa O'nun müsaadesiyle gerçekleşiyor; yaprağın düşüşü de, bir çocuğun ilk ağlayışı da, bir ömrün son nefesi de.
Doğum ne kadar haksa ölüm de o kadar haktır.
Birini müjde, diğerini felaket sayan bizim dar bakışımızdır; ikisi de aynı elden çıkmış iki mektuptur.
Bütün mesele O'nun rızasına ram olabilmektir.
Başımıza gelen musibetleri, sıkıntıları, yarım kalan hevesleri de bu gözle okumak durumundayız.
Her sıkıntı bir cezalandırma değildir; kimi zaman insanı kendisine döndüren, neyin kalıcı neyin geçici olduğunu öğreten sessiz bir derstir.
Bu, elini eteğini hayattan çekmek anlamına gelmez.
Hayata tutunmak, mücadele etmek, çözüme sarılmak insanın göstermesi gereken gayrettir; çiftçi tarlasını sürmeden yağmuru beklemez.
Lakin yağmuru yağdıramayacağını da bilir ve bulutlarla kavga etmez.
Değiştiremeyeceğimiz hususlarda kendimizi yıpratmak, akan nehri avuçlarımızla durdurmaya çalışmak kadar beyhudedir.
Gücümüzün yettiği yerde çalışmak, yetmediği yerde susmak; olgunluk bu ikisini birbirinden ayırabilmektir.
Aslolan iman ve amel üzerine bir ömür sürmek, hidayetten uzaklaşmamaktır; gerisi gelip geçen mevsimlerdir.
Yükünü asıl Sahibine teslim eden yolcu, yolun geri kalanını daha hafif adımlarla yürür.